• Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

Doç. Dr. Şehriban Kaya ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Üzerine Konuştuk

PIC 0152


ÖZGEÇMİŞ

Doç. Dr. Şehriban Kaya ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nden 1992’de mezun oldu. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile New School for Social Research (New York, ABD) de sosyoloji alanında master ve doktora eğitimini tamamladı. 2002 yılından itibaren zorunlu hizmeti gereği atandığı Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji Bölümde çalışmaktadır. Toplumsal cinsiyet, tarihsel sosyoloji ve iletişim sosyolojisi alanlarında çalışmaktadır.

ODTÜ ADT : Tüm dünyada kadınların bugünkü haklarına kavuşması için başta kadınlar çok mücadele verdi ve çok acılar çekti. Ancak bugün baktığımızda dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de kadınlar hayatın her alanında şiddete ve haksızlığa maruz kalıyorlar ve bunlara karşı bugün de mücadelelerini devam ettiriyorlar. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü de bu mücadelenin bugün en önemli simgelerinden biri. İsterseniz söyleşimize bu günün anlamı ve tarihçesini sizden dinleyerek başlayalım.

Şehriban KAYA : Dünya Emekçi Kadınlar Günü son yıllarda gittikçe bir tür sevgililer günü tadında kutlanmaya başlandı ve gerçek politik duruşundan uzaklaştı. Aslında kadınların Sanayi Devrimi sonrası ücretli emek içinde yer almalarıyla başlayan feminist hareketin en önemli dönüm noktalarındandır 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Sanayi Devrimi hep erkeği erkeğin fiziksel üstünlüğünü gösteren maskülenliği çağrıştırmıştır. Zaten kadınlar ücretli emek içinde yer aldıkları andan itibaren “eşit işe eşit ücret” alamamışlardır ve feminist hareketin çıkış noktası da bu olmuştur. Hala kadınlar eşit işe eşit ücret alamamaktalar aradan geçen üç yüzyıla rağmen. 8 Mart 1857 de 40000 dokuma işçisi kadın çalışma saatlerinin kısaltılması, insanca yaşam koşulları, daha iyi ücret için grev ve direnişe giriyorlar. Polisin işçilere saldırması, işçilerin kendilerini fabrikaya kilitlemesi ve ardından çıkan yangında 129 işçi yaşamını yitiriyor. 1910 yılında Clara Zetkin Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferans’ında 8 Mart’ın Uluslarası Kadınlar Günü olması için önerge veriyor ve önergesi kabul ediliyor. Clara Zetkin öneriyi getirirken aynı zamanda kadınların siyasal haklarını ve sendikal haklarını da gündeme getiriyor.   1921’de Moskova’da gerçekleştirilen Üçüncü Uluslararası Kadınlar Konferansı 8 Mart’ı Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak ilan ediyor. Türkiye’de 8 Mart ilk kez 1921’de Komünist Fırkası tarafından kutlanıyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977’de 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etmiştir ancak 1910lu yılların işçi kadın mücadelesinden ve bu uğurda ölen işçilerden bahsetmemiştir. Bu tarihten itibaren 8 Mart sadece sosyalist ülkelerde değil, birçok ülkede feminist kadınların daha doğrusu kadın hareketinin içinde olan kadınların bu günü kendi gündemlerine uygun kutlamalarına neden oldu. Son yıllarda ise gittikçe sevgililer günü ile anneler günü arasında kutlanan tarihçesinden tamamen koparılmış boş bir güne dönüşme yolunda olduğu izlenimi veriyor sanki. 8 Mart’ın işçi kadınların mücadelesi ve kaybedilen hayatlar akla gelmeden “kadın günü” olarak kutlanması bu günü politik ekseninden kaydırıyor. 8 Mart’ı tarihçesinden kopararak kutlamak, kadını tarihsiz bırakmak anlamına da geliyor ki ben bunu son derece tehlikeli bulduğumu vurgulamak isterim. Kadını tarihsiz bırakmak başlı başına onu çocuk bırakmak anlamına geliyor. Bizden önce yaşayan, mücadele eden kadını unutmak kadını belleksiz daha doğrusu deneyimsiz bırakıyor. 8 Mart bu anlamda tarihsel ve politik köklerinden kopartılmadan kutlanması gereken bir gündür.

ODTÜ ADT : Teknolojik gelişmelerle geçmişe göre yaşam koşullarında önemli derecede iyileşmeler sağlanırken kadınların durumları ile ilgili aynı oranda bir iyileşme olduğunu göremiyoruz. Siz dünyada ve Türkiye’de kadınların toplumdaki yeri ile alakalı neler söyleyebilirsiniz?

Şehriban KAYA : Teknoloji ideolojiden bağımsız inşa edilen bir şey olmamıştır hiç. Örneğin Batının kaydettiği teknolojik gelişim hiçbir zaman batının dünyanın geri kalanı üzerinde tahakküm kurma isteğini engellememiş hatta onun aracı olmuştur. Teknolojik gelişmeler hayatı kolaylaştırmış olabilir ama kadına ataerkil ideolojinin içinden bakmaya engel olmamıştır. Bulaşık makinesi icat edilmiş olabilir ancak makineye bulaşıkları dizen hala kadınlardır. Tabii teknolojik gelişme hiç etkili olmamıştır kadının durumunu iyileştirmede demek de istemem ancak kadına bakış açısından ne kadar değişim sağladığı konusu tartışmaya açık. Dünyada kadının konumunu anlamak için Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, NATO, G 7, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF gibi ulus üstü kurumların toplantılarına bakmak yeterlidir. Ne görüyoruz o toplantılarda? Bir grup siyah ya da lacivert takım elbise giymiş ciddi görünüşlü erkek kalabalığı..evet aralarda birkaç kadın oluyor ama genel görünüm koyu renk takım elbiseli adamlar topluluğu. Bu durumda dünyanın kaderini belirlemede etkin olan bu kurumlarda karar alma süreçlerinde kadınların yok denecek kadar az olması dünyada kadının konumu gayet açık gösteriyor. Türkiye’ye gelince istatistikler hiç de iç açıcı görünmüyor. Kadınlar çalışma hayatında, politikada, eğitimde son derece geride. Türkiye’de kadınların yüzde 29’u çalışıyor. Bu ne demek? Bu şu demek kadınların neredeyse yüzde 70’i ekonomik açıdan bağımsız değil, onlara birileri bakıyor eş, anne, baba ya da kardeş. Kadınların yüzde yetmişinin bakılan durumda olması Türkiye’de kadının konumunu özetliyor zaten. Bir de bu çalışan %29 da öyle çok iyi durumda değil. Kadınların yüzde 29’u çalışıyor ama bu yüzde 29’un büyük bir çoğunluğu tarımda ve hizmet sektöründe istihdam ediliyor. Çalışan kadınların çok düşük bir yüzdesi yönetici konumdalar. Şimdi meclisteki kadın sayısını gündeme getirmek gereksiz hepimiz biliyoruz siyasette kadın katılımı yeterli değil. Ben daha çarpıcı olsun diye TBMM Anayasa Komisyonu ve Anayasa Uzlaşma Komisyonlarına dikkat çekmek istiyorum. Anayasa yapmak ve anayasanın ilkelerini belirlemek ne kadar erkeksi bir alan onu anlamak için komisyonların yapısı gayet açıklayıcı. Anayasa Komisyonu 26 kişiden oluşuyor ve sadece 6’sı kadın. Anayasa Uzlaşma Komisyonu ise 11 kişiden oluşuyor sadece bir tek kadın üye var. Bakanlar kurulunda tek kadın bakan var o da zaten Aile ve Sosyal Politikalardan sorumlu. Bakın burada bile problem var kadın değil aileden sorumlu bakanlık var. Sonra kadına yönelik şiddeti önleme yasası nasıl çıktı biliyorsunuz “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu”. Burada asıl olan ailenin korunması. Kadın zaten ailenin içinde şiddet görüyor. Birçok kadın derneğinin karşı çıkmasına rağmen bu haliyle kabul edildi. Eğitim konusunda da şunu söylemek yeterli sanırım Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün 2010 raporuna göre Türkiye’de kadınların yüzde 19.6’sı, erkeklerin ise yüzde 4’ü okuma yazma bilmiyor. Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum) Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu 2011’de Türkiye, kadın ve erkeklerin ekonomiye katılımı ve fırsat eşitliği hususunda 132. sırada iken, eğitime erişimi konusunda 106. sırada bulunuyor. Türkiye, kadın ve erkeklerin sağlık koşulları ve siyasal güçleri sıralamalarında ise sırasıyla 62. ve 89. sırada. Bunlar Türkiye’nin kadın erkek eşitliği konusunda çok iyi bir sınav vermediğini gösteriyor. Dünyada da aslında kadının konumu dair ciddi bir kötüleşme söz konusu. Hindistan’da geçen Aralık ayında üniversiteli bir genç kadının toplu tecavüze uğraması tüm dünyayı sarstı. Ancak sonrası çok daha sarsıcıydı çünkü, tecavüzlerin çok daha yaygın olduğu ortaya çıktı. Afrika’nın birçok ülkesinde süren iç savaşlarda tecavüz sistematik bir şekilde savaşılan tarafın kadınlarına uygulanıyor, Sierra Leone, Kongo ya da Angola örneklerinde olduğu gibi. Kadına yönelik şiddet kadar evrensel olan çok az şey var aslında. Bu anlamda kadının insan hakları hem dünyada hem de Türkiye’de öncelikli gündem olmak zorunda.

ODTÜ ADT : Son zamanlarda ülkemizde kadın cinayetleri önemli oranda arttığını, toplumun her kesimden kadının şiddete maruz kaldığını üzülerek izliyoruz. Resmi verilere göre bugün Türkiye’de her 10 kadından dördü şiddete maruz kalıyor. Ayrıca bu şiddet oranının son 10 yıl içerisinde yaklaşık %1400 gibi bir artış gösterdiğini biliyoruz. Böyle bir sonucun ortaya çıkmasında siyaset kurumunun, eğitimin, dinin, medyanın ve kültürün etkileri vardır. Siz bu etkenlerle alakalı neler söyleyebilirsiniz?

Şehriban KAYA : Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, New York’ta Birleş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu’nun Türkiye’nin sponsorluğunda düzenlenen 57’nci oturumuna katılıp alınan önlemlerle yılda 177’ye ulaşan kadın ölümlerinin 155’e çekildiğini söyledi iki gün önce (5 Mart 2013), mücadeleye devam edeceklerini de vurguladı. Mücadeleye devam ederken yapılanlardan biri, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kadına şiddete duyarlılığı artırmak amacıyla 8 sanatçıyı şiddet kurbanı 8 kadın rolünde fotoğraflaması ve kamu spotu ile televizyonlarda yayınlamasıdır. Bu projede “Bazı kadınlar kaşınıyor” ya da “akıllı kadın dayak yemez” diyerek tam bir erkek bakış açısına sahip olan Hülya Avşar medyatikliğinden dolayı seçilmiş ve yüzüne dayak yemiş kadın makyajı yapılarak Ayşe Paşalı olmuş. Ayşe Paşalı’nın gerçek resmi kadın cinayetlerini anlatan sembol bir resimdir ve gerçektir. Medyatik bir kadının Ayşe Paşalı’nın yerine geçirilmesi tam anlamıyla gerçeğin yerine suretin geçmesidir. Avşar’a bakıp rol gereği makyajla bu halde olduğunu biliriz. Gerçek değil der geçeriz ancak Ayşe Paşalı’ya rol gereği makyajla böyle deyip geçemeyiz. Biliriz ki Ayşe Paşalı devlet koruması altındayken öldürülmüştür. Ayşe Paşalı’nın resmine bakmak gerçeğe doğrudan bakma cesareti gerektirir. Acıya doğrudan bakmaksa ahlaki dolayısıyla da politik bir sorumluluktur. Bundan kaçmayı sağlıyor Hülya Avşar ve diğer öldürülen kadın rolüne soyunmuş sanatçılar. Kadına yönelik duyarlılık geliştireceğim diye sürekli dövülmüş öldürülmüş kadınlar göstermenin de artık bir noktada şiddetin normalleştirilmesine hizmet ettiğini anlamak gerek. Televizyon dizilerinde kadına yönelik şiddetin sıklıkla gösterilmesi duyarlılık geliştirmiyor aksine normalleştiriyor. Şiddetle nasıl mücadele edileceği, şiddet gördüğünde kadının ne tür kurumlara başvurabileceği aşamalarıyla anlatılmıyor, sadece dayak yemiş tecavüze uğramış öldürülmüş suskun kadınları görüyoruz. Türkiye’de televizyon dizilerinde yaygın ve devamlı kadına yönelik şiddet, tecavüz ve taciz var. Kadın senaristlerin yazdığı dizilerde de aynen devam ediyor bu durum. Kadın senaristler yapımcıların bu yönde istekleri olduğunu söylüyor, reytingler düşünce bir tecavüz sahnesi yazılması isteniyormuş, o hafta patlıyormuş reytingler. Sonuçta kadın senaristler erkek bakış açısıyla yazıyor ya da yazmak zorunda kalıyor senaryoları. Kadına yönelik şiddet toplumda kabul edilebilir bir şiddet o yüzden de sık sık televizyonda karşımıza çıkıyor. Ama sabah akşam eşinden dayak yiyen bir erkeğin başrol oynadığı bir dizi kolay kabul edilebilir bir şey olmazdı ya da ona gülünmezdi, Alemin Kralı dizisinde sürekli eşini döven adama ve adamın karısına gülündüğü gibi. Siyaset kurumu açısından da son yıllarda dikkat ederseniz kadınla ilgili pek çok konu üzerinden ilerleyen siyasi bir gündem var, ancak kadınlar değil erkekler konuşuyor. Kürtaj ve sezaryen konusunda başbakan ve bakanlar günlerce konuştu ama Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in sesi çıkmadı. Kadının bedeni siyasetin tam ortasında günlerce kadınsız tartışıldı. Bu noktada siyaset kurumunun maskülenliği çok zor aşılacak gibi duruyor. Başbakanın sürekli “üç çocuk yapın beş çocuk yapın” diyerek verdiği öğüt de dikkat çekici. Hergün kadın cinayeti işlenen yerde kadınlara üç çocuk yapın beş çocuk yapın diyen başbakanın dönüp erkeklere de biri iki laf etmemesi gayet düşündürücü. Kadın üç çocuk yapıyor beş çocuk yapıyor anne oluyor ama “cennet annelerin ayağı altındadır” diyen bir dinin mensupları ayakları altında cennet olan o anneleri çocuklarını annesiz bırakmayı önemsemeden öldürüyor. Annesi, babası tarafından öldürülen çocuklarsa böylesine bir travmadan sonra ne yapıyorlar nasıl bir yaşam sürdürüyorlar bilmiyoruz.

ODTÜ ADT : Tüm bu olumsuzluklara karşı çeşitli kadın örgütlerinin verdiği mücadeleler var. Siz bu mücadeleleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadın örgütlerinden başka diğer sivil toplum örgütleri, partiler ya da bireyler neler yapabilir?

Şehriban KAYA : Kadın örgütlerinin verdiği mücadelelere gerçekten saygı duymak gerek. Yıllardır son derece özverili çalışıyor kadın örgütleri. Ancak kadın örgütlerinin bu kadar özverili çalışmasına rağmen kadına yönelik şiddet yasasına dair uyarıları dikkate alınmadı. Bu yasadaki en büyük eksiklik şiddet uygulayan erkeğin tutuklanmamasıdır örneğin. Yasa koruma kararı aldıktan sonra şiddet uygulamaya devam ederse diyor. Ama erkek şiddet uygulamıyor geliyor direk kadını öldürüyor. Kadını güvenli bir alana yerleştirene kadar erkeğin tutuklu kalması gerekiyor. Bunu yapmayınca kadının yaşam hakkını koruyamıyorsunuz. Kadın örgütleri çok uğraştıysa da dinletemedi derdini yasayı yapanlara. Burada gördüğümüz gibi kadın örgütleri tek başına zorlanıyor. Barolar, siyasal partiler, sendikalar ve diğer sivil toplum kuruluşları kadın örgütleri ile birlikte hareket etmek zorundadır. Aslında diğer sivil toplum kuruluşlarının ne yapabileceğine dair de son derece çarpıcı örnekler var. Kadına yönelik şiddetin son derece yaygın olduğu Türkiye’de Ankara Barosu’nun Gelincik projesi ve İstanbul Barosu’nun Kadın Hakları Merkezi son derece önemli. Her iki baro da kadınlara hukuksal destek sağlamada büyük bir özveri ile çalışıyor. Kadının işgücüne katılmasının acilen sağlanması da son derece önemli. Özellikle yeni sosyal güvenlik düzenlemeleri ile hastaya, yaşlıya ve engelliye evde bakma gibi düzenlemeler de kadının aleyhine çalışıyor. Bu uygulamalar kadını tamamen eve kapatıyor. Evde sıcak aile ortamında bakılsın engelliye ve yaşlıya derken bakacak kişinin kadın olduğunu biliyoruz. Kadın bu geleneksel bakıcı konumundan çıkıp hayata katılamıyor. Politikanın tarihin edebiyatın yani aslında yaşamın dışında tutuluyor. Bir başka nokta da kadının medyadaki konumu. Medyada kadınlar var ama karar alma mekanizmalarında ya da mülkiyete sahip olmada yok denecek kadar azlar. Kadınların medyada karar alıcı ve mülkiyete sahip olmaları halinde bir hayli değişim yaratılacağını düşünüyorum.

ODTÜ ADT : Bu önemli günde bizlere vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Bu vesileyle de sizin ve tüm kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutluyoruz.

Şehriban KAYA : Teşekkür ederim…

 

Genel

Toplantılar

Röportajlar

Kütüphane

Yitirdiklerimiz

Topluluk Odası

Seçtiğimiz Yazılar

Dergi

Atatürkçü Düşünce Topluluğu Kültür İşleri Müdürlüğü ODTÜ Ankara 06531 / Telefon: 0 312 210 60 11 / Faks: 0 312 210 79 50