• Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Röportaj

Hıfzı Topuz / Sorular Yanıtlar


*Hıfzı TOPUZ


düşün: Türkiye’ye romanlarınızla ciddi katkılarda bulunan önemli yazarlardansınız. Tarihteki önemli aydın kişilikleri, tarihsel olayları, kurgu ve anıyı birbiriyle harmanlayarak anlatan birçok kitap yazdınız. Tarih romancılığı yapmaya nasıl başladınız?

Yazdıklarımla bir mesaj iletmek bir tarihçi olarak benim en önemli amacım. Osmanlı Devleti’ni ele aldığım zaman, Osmanlı dönemindeki düzensizlikleri ortaya çıkarıyor, insan haklarının ve demokratik hakların olmamasını, Mithat Paşa’nın nasıl öldürüldüğünü, III. Selim’in ne gibi baskılar altında kaldığını anlatıyorum. Her romanımın ileriye dönük, devrimci bir mesaj içermesine önem veriyorum. Okuma toplantılarında temas ettiğim öğrenci ve öğretmenlerin bana her yerde ‘bize tarihi sevdirdin’ demelerine, romanlarımla anlatmak istediğim mesajın yerine ulaşmış olmasına çok mutlu oluyorum.


düşün: Tarih romancılığı yapmadan önce bir gazetecilik geçmişiniz var. Bu sürede iletişim alanında yaptığınız çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

Gazetecilik yaptığım sürede röportaj, dış politika ve sosyal siyasal konularla ilgilendim. Fransa’da UNESCO’da yirmi beş yıl boyunca gazetecilik eğitiminden sorumluydum, özgür iletişim ve düşünce özgürlüğü konularında çalıştım. UNESCO’daki görevim süresince Afrika, Latin Amerika, Arap ve Asya ülkelerinde yeni iletişim araçlarının geliştirilmesi için eğitim semineri düzenledik, bazı yerlerde gazetecilik okullarının açılmasına yardım ettik, basın ahlakı üzerine çalışmalar yaptık. Amacı barışa hizmet etmek olan mesleksel örgütler arası işbirliğini geliştirmeye , iletişim yoluyla savaşlara karşı barışı sağlamaya çalıştık. Tek yönlü habercilik anlayışından

Devamını oku...
 

Doç. Dr. Şehriban Kaya ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Üzerine Konuştuk

PIC 0152


ÖZGEÇMİŞ

Doç. Dr. Şehriban Kaya ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nden 1992’de mezun oldu. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile New School for Social Research (New York, ABD) de sosyoloji alanında master ve doktora eğitimini tamamladı. 2002 yılından itibaren zorunlu hizmeti gereği atandığı Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji Bölümde çalışmaktadır. Toplumsal cinsiyet, tarihsel sosyoloji ve iletişim sosyolojisi alanlarında çalışmaktadır.

ODTÜ ADT : Tüm dünyada kadınların bugünkü haklarına kavuşması için başta kadınlar çok mücadele verdi ve çok acılar çekti. Ancak bugün baktığımızda dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de kadınlar hayatın her alanında şiddete ve haksızlığa maruz kalıyorlar ve bunlara karşı bugün de mücadelelerini devam ettiriyorlar. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü de bu mücadelenin bugün en önemli simgelerinden biri. İsterseniz söyleşimize bu günün anlamı ve tarihçesini sizden dinleyerek başlayalım.

Devamını oku...
 

Rıza Türmen ile Yeni Anayasa ve Gezi Parkı Üzerine Söyleşi

rizaturmenyesyesyeni

Anayasa uzlaşma komisyonu üyesi İzmir milletvekili Prof. Dr. Rıza Türmen’le birlikte Yeni Anayasa süreci ve Gezi Parkı eylemleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

İki bölüm halinde paylaşacağımız söyleşimizin Yeni Anayasa ile ilgili olan ilk bölümünü aşağıda veriyoruz.

ODTÜ ADT: Yeni anayasa çalışmalarında bugüne kadar olan gelişmeleri ve bundan sonraki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Rıza TÜRMEN: Yeni bir anayasa yapılması her ülkenin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Anayasayı hem gelecekteki  hem de şimdiki mevcut problemleri kaldırmak için yapıyorsunuz. Bu nedenle, yeni bir anayasa yapımına ihtiyaç duyulması, bunun için her partinin eşit olarak temsil edildiği böyle bir uzlaşma komisyonu oluşturulması ve bu uzlaşma komisyonunda bütün kararların oybirliğiyle alınacak olması başlı başına önemli bir konu. Bu gösteriyor ki yeni anayasayı yapmaya bir talep var, ihtiyaç var. Bu nereden kaynaklanıyor?

Herkesin yeni anayasadan beklentileri biraz farklı; fakat bizim Cumhuriyet Halk Partisi olarak beklentimiz ve daha doğrusu benim kişisel olarak beklentim tabi ki 12 Eylül anayasasından kurtulmak yönünde. 12 Eylül anayasası çok dar bir anayasadır ve yapılışı demokratik değildir. Dünyadaki gelişmelerin gerisinde kaldığı gibi Türk toplumunun ihtiyaçlarına da cevap vermemektedir. Bireyi devlete karşı değil, devleti bireye karşı koruyan bir zihniyetin yaptığı bu anayasadan kurtulmak gerekiyor.

İkincisi, Türkiye’de demokrasi ve insan hakları bakımından çok büyük bir sorun var. İşte siz öğrenci olarak birebir yaşıyorsunuz, kaç tane arkadaşınız içeride? Muhalifseniz başınıza kaçınılmaz olarak bunlar gelecektir. Bu sorunu ortadan kaldırıp demokratik ve özgür bir Türkiye yaratmak için yeni bir anayasaya ihtiyaç var.

Üçüncüsü, Türkiye’nin toplumsal bir uzlaşıya ihtiyacı var. Çok kutuplaşmış,  kendisi gibi düşünmeyen herkesin bertaraf edilmesi gerektiğini düşünen bir toplumda, bir uzlaşı anayasası yapmak lazım ki toplum bütün farklılıklarıyla bir arada yaşayabilsin. Bütün bu nedenlerle yola çıktık ve bir taslak ortaya çıktı. Bugün ortaya çıkan ikinci taslak ve birincisindeki gibi burada da uzlaşılan, uzlaşılamayan maddeler var. Ama görüyoruz ki ne kadar çok görüşürsek, ne kadar çok müzakere edersek, ne kadar çok konuşursak uzlaşma alanı o kadar genişliyor.

Bir de tabi şunu unutmamak lazım: Bu sürecin kendisi, anayasanın belki de metni kadar önemli. Çünkü süreçte ortak olunuyorsa, süreç katılımcı oluyorsa o zaman anayasa da demokratik, katılımcı bir anayasa olabilecektir. Bu süreç ilerledikçe şunu görüyoruz: Biz değişiyoruz, müzakere edenler değişiyor. Daha çok taviz vermeyi, ödün vermeyi öğreniyoruz. Müzakere teknikleri gelişiyor, gittikçe saha çok yumuşuyoruz. Diğer yandan toplumun kendisinde de değişiklikler oluyor. Toplum giderek bu süreç içerisinde birbirini daha iyi anlamaya, daha çoğulcu bir toplum olmaya doğru yürüyor. Bu nedenle, bu süreç için ne kadar zamana ihtiyaç varsa o kadar zaman verilmeli, aceleye getirilmemeli. Ancak bu şekilde demokratik katılımcı bir anayasa oluşturulabilir.

ODTÜ ADT : Anayasadaki uzlaşmanın önündeki en önemli engellerden birisi de iktidar partisinin ‘’başkanlık’’ önerisi. Siz bu öneriyi nasıl değerlendiriyorsunuz ve iktidarın bu konudaki yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?

Rıza TÜRMEN:  Bence uzlaşmanın önündeki en önemli engel şu: İktidar partisinin elinde çok büyük bir güç yoğunlaşması var ve bu güç yoğunlaşmasına karşılık Türkiye’de denge-fren mekanizmaları ortadan kaldırılmış durumda. Bugün meclis denetim görevini yapamıyor ve iktidarın getirdiği kanunları onaylayan bir makam haline gelmiş durumda. Yargı bağımsız değil ve basın özgürlüğü ortadan kaldırıldı, basın sindirildi. Bütün denge-fren mekanizmaları yok edildi. Başkanlık önerisi bu durumu büsbütün pekiştirecek. Yani iktidarın elindeki güç yoğunlaşmasını arttıracak, bütün yetki ve güç tek bir adamın elinde olacak. Buna karşılık hiçbir denge-fren mekanizması bulunmayacak. Yani bugünkü durumu biraz daha ileri götürecek. Halbuki bizim demokratik bir Türkiye için bunun tersini yapmamız lazım. Bu güç yoğunlaşmasından bir güç paylaşmasına geçilmeli, denge-fren mekanizmaları doğru dürüst bulunabilmeli, basın özgürleşmeli, üniversiteler seslerini çıkarabilmeli, meclis denetim  görevini yapabilmeli, yargı bağımsız olabilmelidir. Bunlara çalışacak yerde, başkanlık sistemiyle tam tersi yapılmak isteniyor. Bence başkanlık önerisini bu çerçevede görmek doğru olur.

ODTÜ ADT: Bahsettiğiniz bu güç yoğunlaşması olurken bir yandan da insan hakları ihlalleri, kadına şiddet, çevre sorunları gibi çok ciddi toplumsal problemler de ortaya çıkıyor. Aslında yeni anayasanın bunları da ele alması gerekiyor. Sizce yeni anayasa bu tür toplumsal sorunlara çözüm getirebilecek mi?

Rıza TÜRMEN: Bunlar birbirine bağlı şeyler. Güç yoğunlaşması olunca, denge-fren mekanizmaları bulunmayınca, bireysel hak ve özgürlüklerin hiçbir güvencesi yok. Sizin başınıza bugün bir şey gelse kime şikayet edeceksiniz? Polise kimi şikayet edebilirsiniz? Polisin orantısız güç kullanması sonucunda çok büyük ölçüde insan hakları ihlalleri var. Buna karşılık polise hiçbir şey yapılmıyor. Tam tersine birer maaş teşvik verilerek ödüllendirildi polis. Böyle bir toplumda bireysel hak ve özgürlüklerin hiçbir güvencesi yok. Bu güç yoğunlaşmasına itiraz ederseniz başınız derde girer. Böyle bir ülkede yaşıyoruz ne kadar istemesek de. Ne bireysel hak ve özgürlüklerin güvencesi var, ne başımıza ne zaman ne geleceği belli. Yani size verilen mesaj şu: “Sesinizi kısın, sakın itiraz etmeyin, muhalefet etmeyin, evinize gidip dersinize çalışın, o zaman size Türkiye’nin nimetlerinden faydalanma  kapıları açılır. Apolitize olun, bakın size güzel köprüler  yapıyoruz, yollar yapıyoruz, alışveriş merkezleri yapıyoruz. Böyle bir ülkede yaşıyorsunuz güzel güzel, siz hala niçin böyle birtakım siyasal itirazlar içindesiniz. Eğer siyasete ilgi duyuyorsanız, benim gençlik kollarım da sizi bekliyor.” Size verilen mesaj budur aslında.

ODTÜ ADT: Anayasanın hazırlık sürecinde en çok tartışılacak konulardan birisi ilk 3 maddenin değiştirilip değiştirilemeyeceğiydi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Rıza TÜRMEN: Baktığınız zaman 1876 Anayasası’nda değiştirilmez maddeler olsaydı bugün Türkiye Cumhuriyeti kurulamazdı. Demek ki toplum değiştikçe maddeler de değişiyor. 1961 Anayasası’nda değiştirilmez madde sadece cumhuriyetti. Şimdiki ilk 3 maddeyi 1982 rejimi getirmiştir. O zamanlar anayasayı yapan bir Danışma Meclisi ve bir de Milli Güvenlik Konseyi vardı. Bu ilk 4 madde Danışma Meclisi’nin değil,  Milli Güvenlik Konseyi’nin yazımıdır.Bu yüzden orada, toplumun huzuruyla ilgili lüzumsuz laflar da vardır. Bunları çıkarsanız da hiçbir şey değişmez.

Toplumda değiştirilemez maddelerle ilgili büyük bir hassasiyet var. Türkiye laik bir cumhuriyettir, sosyal hukuk devletidir, başkent Ankara’dır, bayrak budur, İstiklal Marşı budur. Bununla ilgili hiç kimsenin bir problemi yok. Bütün mesele, değiştirilemez denen 4.madde olsun mu olmasın mı? Olacaksa da böyle mi olsun? 1961 Anayasası’nda olduğu gibi değiştirilemez tek bir madde yazsanız da olur: “Türkiye Cumhuriyeti laik sosyal hukuk devletidir.” Tek değiştirilemeyen madde bu olsun. Ancak diğerleri, örneğin İstiklal Marşı okunması değiştirilebilir bir mesele. Sözlerine dokunulmadan müziği değiştirilip daha rahat okunabilecek bir müzik haline getirilebilir; zor söyleniyor çünkü. Bunu değiştirirseniz ne olacak , kıyamet mi kopar? Ben bunları o kadar kutsal şey olarak görmüyorum. Bundan fazla da korkmamak lazım. Ya da bu maddeler diğer anayasa değişikliklerinden farklı bir çoğunluk benimsenerek 3/4 çoğunlukla da değiştirilebilir. Densin ki bu maddeler, devletin temel niteliklerine ilişkindir, onun için diğer anayasa değişikliklerinden farklı olarak bu maddeler için 3/4  lük başka bir çoğunluk arayalım. Bu da mümkün ama bunları konuşup tartışabilmek gerekiyor. Hiçbir konu tabu değildir. Türkiye’de böyle tartışılamayan, tabu olan konular beni çok korkutuyor. Bu maddeleri pekala içeriğini boşaltmadan farklı şekilde yazabiliriz. İçeriği yine muhafaza edersiniz ama daha doğru dürüst yazabilirsiniz.

ODTÜ ADT: Kürt sorunu bugün  pek çok açıdan ülkemizdeki en önemli problemlerden birisi. Yeni anayasa sizce bu soruna bir çözüm sağlayabilecek mi? Artık gerçek anlamda bir barış sürecine girebilecek miyiz?

Rıza TÜRMEN: Söylediğiniz önemli, gerçek anlamda bir barış süreci. İçinde bulunduğumuz süreç ateşkes süreci.. PKK çekildi mi çekilmedi mi o tartışma konusu, onu bilmiyoruz tabi. Ama sonuçta beş aydır tabutlar gelmiyor Güneydoğu’dan. Şimdi bu ateşkesi bir barış sürecine çevirmek lazım. Ateşkes bir ön koşul ama barış süreci değildir ve barış da çözüm de gökten inmiyor; bir şeyler yapmak gerekiyor.  İşte o yapılması gereken şey bence bütün Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürleşmesi.

Kürt sorununu Türkiye’nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi sorunundan ayrı görmemek lazım. “Kürtler daha demokratik, özgürlükçü haklara sahip olacaklar ama geri kalan Türkler diktatörlük altında yaşayacaklar.” Böyle bir şeye imkan yoktur. Türkler bir ada değil, Kürtler de Türkiye’de yaşayacak tabi ki. Bunun için Kürt sorununun çözümü elbette ki bütün Türkiye’nin demokratikleşmesinden geçiyor; dolayısıyla bütün Türkiye’nin daha özgürlükçü bir rejime kavuşmasından geçiyor.

Kürtlerin vatandaşlıkla, anadilde eğitimle, yerel yönetimlerle, bölge yönetimleriyle ilgili haklı talepleri var. Bu anayasal talepler ne kadar karşılanacak değil mi? En azından bu taleplere kapalı bir anayasa yapmamak lazım. Anayasa için dört partinin mutabakatı gerekiyor. Bu mutabakatla Kürtlerin bütün taleplerini karşılama olanağı yoksa eğer, hiç olmazsa bunların önünü tıkamayan, nötr bir anayasa yapabilirsiniz. Örneğin, anayasada vatandaşlık maddesi olması gerekmez. Dünyanın pek çok anayasasında vatandaşlıkla ilgili madde yoktur. İlla ki vatandaşlıkla ilgili bir madde koyacaksanız, bunu tanımlamak zorunda da değilsiniz. Pekala diyebilirsiniz ki “Vatandaşlık kanunla kazanılır, kanunla kaybedilir.” İlle de vatandaşlık için bir tanım yapacaksanız o zaman etnik değil, nötr bir tanım yapmanız gerekiyor.

Anadilde eğitim için de aynı şey geçerli. Bu konuya çocuk açısından, onun yüksek yararını gözeterek bir parça bakabilmek gerek. “Türkçe’den başka hiçbir dilde eğitim yapılamaz, yasaktır.” gibi bir madde yazmamalısınız. “Eğitim dili Türkçe’dir.” de diyebilirsiniz ama yasak koymamalısınız. Öğretim de başka dillerde yapılabilir isterseniz. Bunların çözümü var aslında ama dediğim gibi anayasaya yasaklayıcı madde koymamak gerekiyor.


ODTÜ ADT: Yeni anayasa çalışmalarında bugüne kadar olan gelişmeleri ve bundan sonraki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Rıza TÜRMEN: Yeni bir anayasa yapılması her ülkenin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Anayasayı hem gelecekteki  hem de şimdiki mevcut problemleri kaldırmak için yapıyorsunuz. Bu nedenle, yeni bir anayasa yapımına ihtiyaç duyulması, bunun için her partinin eşit olarak temsil edildiği böyle bir uzlaşma komisyonu oluşturulması ve bu uzlaşma komisyonunda bütün kararların oybirliğiyle alınacak olması başlı başına önemli bir konu. Bu gösteriyor ki yeni anayasayı yapmaya bir talep var, ihtiyaç var. Bu nereden kaynaklanıyor?

Herkesin yeni anayasadan beklentileri biraz farklı; fakat bizim Cumhuriyet Halk Partisi olarak beklentimiz ve daha doğrusu benim kişisel olarak beklentim tabi ki 12 Eylül anayasasından kurtulmak yönünde. 12 Eylül anayasası çok dar bir anayasadır ve yapılışı demokratik değildir. Dünyadaki gelişmelerin gerisinde kaldığı gibi Türk toplumunun ihtiyaçlarına da cevap vermemektedir. Bireyi devlete karşı değil, devleti bireye karşı koruyan bir zihniyetin yaptığı bu anayasadan kurtulmak gerekiyor.

İkincisi, Türkiye’de demokrasi ve insan hakları bakımından çok büyük bir sorun var. İşte siz öğrenci olarak birebir yaşıyorsunuz, kaç tane arkadaşınız içeride? Muhalifseniz başınıza kaçınılmaz olarak bunlar gelecektir. Bu sorunu ortadan kaldırıp demokratik ve özgür bir Türkiye yaratmak için yeni bir anayasaya ihtiyaç var.

Üçüncüsü, Türkiye’nin toplumsal bir uzlaşıya ihtiyacı var. Çok kutuplaşmış,  kendisi gibi düşünmeyen herkesin bertaraf edilmesi gerektiğini düşünen bir toplumda, bir uzlaşı anayasası yapmak lazım ki toplum bütün farklılıklarıyla bir arada yaşayabilsin. Bütün bu nedenlerle yola çıktık ve bir taslak ortaya çıktı. Bugün ortaya çıkan ikinci taslak ve birincisindeki gibi burada da uzlaşılan, uzlaşılamayan maddeler var. Ama görüyoruz ki ne kadar çok görüşürsek, ne kadar çok müzakere edersek, ne kadar çok konuşursak uzlaşma alanı o kadar genişliyor.

Bir de tabi şunu unutmamak lazım: Bu sürecin kendisi, anayasanın belki de metni kadar önemli. Çünkü süreçte ortak olunuyorsa, süreç katılımcı oluyorsa o zaman anayasa da demokratik, katılımcı bir anayasa olabilecektir. Bu süreç ilerledikçe şunu görüyoruz: Biz değişiyoruz, müzakere edenler değişiyor. Daha çok taviz vermeyi, ödün vermeyi öğreniyoruz. Müzakere teknikleri gelişiyor, gittikçe saha çok yumuşuyoruz. Diğer yandan toplumun kendisinde de değişiklikler oluyor. Toplum giderek bu süreç içerisinde birbirini daha iyi anlamaya, daha çoğulcu bir toplum olmaya doğru yürüyor. Bu nedenle, bu süreç için ne kadar zamana ihtiyaç varsa o kadar zaman verilmeli, aceleye getirilmemeli. Ancak bu şekilde demokratik katılımcı bir anayasa oluşturulabilir.

ODTÜ ADT : Anayasadaki uzlaşmanın önündeki en önemli engellerden birisi de iktidar partisinin ‘’başkanlık’’ önerisi. Siz bu öneriyi nasıl değerlendiriyorsunuz ve iktidarın bu konudaki yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?

Rıza TÜRMEN:  Bence uzlaşmanın önündeki en önemli engel şu: İktidar partisinin elinde çok büyük bir güç yoğunlaşması var ve bu güç yoğunlaşmasına karşılık Türkiye’de denge-fren mekanizmaları ortadan kaldırılmış durumda. Bugün meclis denetim görevini yapamıyor ve iktidarın getirdiği kanunları onaylayan bir makam haline gelmiş durumda. Yargı bağımsız değil ve basın özgürlüğü ortadan kaldırıldı, basın sindirildi. Bütün denge-fren mekanizmaları yok edildi. Başkanlık önerisi bu durumu büsbütün pekiştirecek. Yani iktidarın elindeki güç yoğunlaşmasını arttıracak, bütün yetki ve güç tek bir adamın elinde olacak. Buna karşılık hiçbir denge-fren mekanizması bulunmayacak. Yani bugünkü durumu biraz daha ileri götürecek. Halbuki bizim demokratik bir Türkiye için bunun tersini yapmamız lazım. Bu güç yoğunlaşmasından bir güç paylaşmasına geçilmeli, denge-fren mekanizmaları doğru dürüst bulunabilmeli, basın özgürleşmeli, üniversiteler seslerini çıkarabilmeli, meclis denetim  görevini yapabilmeli, yargı bağımsız olabilmelidir. Bunlara çalışacak yerde, başkanlık sistemiyle tam tersi yapılmak isteniyor. Bence başkanlık önerisini bu çerçevede görmek doğru olur.

ODTÜ ADT: Bahsettiğiniz bu güç yoğunlaşması olurken bir yandan da insan hakları ihlalleri, kadına şiddet, çevre sorunları gibi çok ciddi toplumsal problemler de ortaya çıkıyor. Aslında yeni anayasanın bunları da ele alması gerekiyor. Sizce yeni anayasa bu tür toplumsal sorunlara çözüm getirebilecek mi?

Rıza TÜRMEN: Bunlar birbirine bağlı şeyler. Güç yoğunlaşması olunca, denge-fren mekanizmaları bulunmayınca, bireysel hak ve özgürlüklerin hiçbir güvencesi yok. Sizin başınıza bugün bir şey gelse kime şikayet edeceksiniz? Polise kimi şikayet edebilirsiniz? Polisin orantısız güç kullanması sonucunda çok büyük ölçüde insan hakları ihlalleri var. Buna karşılık polise hiçbir şey yapılmıyor. Tam tersine birer maaş teşvik verilerek ödüllendirildi polis. Böyle bir toplumda bireysel hak ve özgürlüklerin hiçbir güvencesi yok. Bu güç yoğunlaşmasına itiraz ederseniz başınız derde girer. Böyle bir ülkede yaşıyoruz ne kadar istemesek de. Ne bireysel hak ve özgürlüklerin güvencesi var, ne başımıza ne zaman ne geleceği belli. Yani size verilen mesaj şu: “Sesinizi kısın, sakın itiraz etmeyin, muhalefet etmeyin, evinize gidip dersinize çalışın, o zaman size Türkiye’nin nimetlerinden faydalanma  kapıları açılır. Apolitize olun, bakın size güzel köprüler  yapıyoruz, yollar yapıyoruz, alışveriş merkezleri yapıyoruz. Böyle bir ülkede yaşıyorsunuz güzel güzel, siz hala niçin böyle birtakım siyasal itirazlar içindesiniz. Eğer siyasete ilgi duyuyorsanız, benim gençlik kollarım da sizi bekliyor.” Size verilen mesaj budur aslında.

ODTÜ ADT: Anayasanın hazırlık sürecinde en çok tartışılacak konulardan birisi ilk 3 maddenin değiştirilip değiştirilemeyeceğiydi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Rıza TÜRMEN: Baktığınız zaman 1876 Anayasası’nda değiştirilmez maddeler olsaydı bugün Türkiye Cumhuriyeti kurulamazdı. Demek ki toplum değiştikçe maddeler de değişiyor. 1961 Anayasası’nda değiştirilmez madde sadece cumhuriyetti. Şimdiki ilk 3 maddeyi 1982 rejimi getirmiştir. O zamanlar anayasayı yapan bir Danışma Meclisi ve bir de Milli Güvenlik Konseyi vardı. Bu ilk 4 madde Danışma Meclisi’nin değil,  Milli Güvenlik Konseyi’nin yazımıdır.Bu yüzden orada, toplumun huzuruyla ilgili lüzumsuz laflar da vardır. Bunları çıkarsanız da hiçbir şey değişmez.

Toplumda değiştirilemez maddelerle ilgili büyük bir hassasiyet var. Türkiye laik bir cumhuriyettir, sosyal hukuk devletidir, başkent Ankara’dır, bayrak budur, İstiklal Marşı budur. Bununla ilgili hiç kimsenin bir problemi yok. Bütün mesele, değiştirilemez denen 4.madde olsun mu olmasın mı? Olacaksa da böyle mi olsun? 1961 Anayasası’nda olduğu gibi değiştirilemez tek bir madde yazsanız da olur: “Türkiye Cumhuriyeti laik sosyal hukuk devletidir.” Tek değiştirilemeyen madde bu olsun. Ancak diğerleri, örneğin İstiklal Marşı okunması değiştirilebilir bir mesele. Sözlerine dokunulmadan müziği değiştirilip daha rahat okunabilecek bir müzik haline getirilebilir; zor söyleniyor çünkü. Bunu değiştirirseniz ne olacak , kıyamet mi kopar? Ben bunları o kadar kutsal şey olarak görmüyorum. Bundan fazla da korkmamak lazım. Ya da bu maddeler diğer anayasa değişikliklerinden farklı bir çoğunluk benimsenerek 3/4 çoğunlukla da değiştirilebilir. Densin ki bu maddeler, devletin temel niteliklerine ilişkindir, onun için diğer anayasa değişikliklerinden farklı olarak bu maddeler için 3/4  lük başka bir çoğunluk arayalım. Bu da mümkün ama bunları konuşup tartışabilmek gerekiyor. Hiçbir konu tabu değildir. Türkiye’de böyle tartışılamayan, tabu olan konular beni çok korkutuyor. Bu maddeleri pekala içeriğini boşaltmadan farklı şekilde yazabiliriz. İçeriği yine muhafaza edersiniz ama daha doğru dürüst yazabilirsiniz.

ODTÜ ADT: Kürt sorunu bugün  pek çok açıdan ülkemizdeki en önemli problemlerden birisi. Yeni anayasa sizce bu soruna bir çözüm sağlayabilecek mi? Artık gerçek anlamda bir barış sürecine girebilecek miyiz?

Rıza TÜRMEN: Söylediğiniz önemli, gerçek anlamda bir barış süreci. İçinde bulunduğumuz süreç ateşkes süreci.. PKK çekildi mi çekilmedi mi o tartışma konusu, onu bilmiyoruz tabi. Ama sonuçta beş aydır tabutlar gelmiyor Güneydoğu’dan. Şimdi bu ateşkesi bir barış sürecine çevirmek lazım. Ateşkes bir ön koşul ama barış süreci değildir ve barış da çözüm de gökten inmiyor; bir şeyler yapmak gerekiyor.  İşte o yapılması gereken şey bence bütün Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürleşmesi.

Kürt sorununu Türkiye’nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi sorunundan ayrı görmemek lazım. “Kürtler daha demokratik, özgürlükçü haklara sahip olacaklar ama geri kalan Türkler diktatörlük altında yaşayacaklar.” Böyle bir şeye imkan yoktur. Türkler bir ada değil, Kürtler de Türkiye’de yaşayacak tabi ki. Bunun için Kürt sorununun çözümü elbette ki bütün Türkiye’nin demokratikleşmesinden geçiyor; dolayısıyla bütün Türkiye’nin daha özgürlükçü bir rejime kavuşmasından geçiyor.

Kürtlerin vatandaşlıkla, anadilde eğitimle, yerel yönetimlerle, bölge yönetimleriyle ilgili haklı talepleri var. Bu anayasal talepler ne kadar karşılanacak değil mi? En azından bu taleplere kapalı bir anayasa yapmamak lazım. Anayasa için dört partinin mutabakatı gerekiyor. Bu mutabakatla Kürtlerin bütün taleplerini karşılama olanağı yoksa eğer, hiç olmazsa bunların önünü tıkamayan, nötr bir anayasa yapabilirsiniz. Örneğin, anayasada vatandaşlık maddesi olması gerekmez. Dünyanın pek çok anayasasında vatandaşlıkla ilgili madde yoktur. İlla ki vatandaşlıkla ilgili bir madde koyacaksanız, bunu tanımlamak zorunda da değilsiniz. Pekala diyebilirsiniz ki “Vatandaşlık kanunla kazanılır, kanunla kaybedilir.” İlle de vatandaşlık için bir tanım yapacaksanız o zaman etnik değil, nötr bir tanım yapmanız gerekiyor.

Anadilde eğitim için de aynı şey geçerli. Bu konuya çocuk açısından, onun yüksek yararını gözeterek bir parça bakabilmek gerek. “Türkçe’den başka hiçbir dilde eğitim yapılamaz, yasaktır.” gibi bir madde yazmamalısınız. “Eğitim dili Türkçe’dir.” de diyebilirsiniz ama yasak koymamalısınız. Öğretim de başka dillerde yapılabilir isterseniz. Bunların çözümü var aslında ama dediğim gibi anayasaya yasaklayıcı madde koymamak gerekiyor.

Söyleşinin Gezi Parkı ile ilgili olan ikinci kısmına erişmek için tıklayınız.

 

Yrd. Doç. Dr. Ozan Ergül İle Yeni Anayasa Sürecini Konuştuk

odtuadt ozanergul

Yönetim Kurulu Üyelerimiz Mustafa ÇEVRİM ve Umut TUKAÇ, Yrd. Doç. Dr. Ozan ERGÜL ile birlikte ...

ODTÜ ADT: Öncelikle bugünlerde çok tartışılan yeni anayasa süreci ve başkanlık sistemi hakkındaki görüşlerinizi bizlerle paylaşacağınız için teşekkür ederiz. Yeni anayasa sürecinden başlayacak olursak konunun Başbakan’ın grup toplantısında yaptığı açıklamalarla yeniden Türkiye gündemine geldiğini görüyoruz. Başbakan mart ayının sonuna kadar bir anayasa taslağı gelmezse meclise kendi taslaklarını sunacaklarını belirtti. Esasında yeni anayasa söylemi AKP tarafından özellikle 2010’daki referandum ve sonrasındaki seçim dönemlerinde çeşitli zamanlarda tekrar tekrar gündeme getirildi. Sizce sözü verilen bu yeni anayasayla ilgili süreç nasıl yönetildi, kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmalarını ve AKP’nin süreç üzerindeki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ozan ERGÜL: Başbakan’ın Mart 2013’e kadar bu iş bitmezse kendi anayasa taslaklarını sunacaklarını belirtmesi, bence bu sürece aslında çok da fazla inanılmadığını gösteriyor. Çünkü Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmalarının Aralık 2012’de bitmesi planlanmıştı; ancak bu çalışmaların aralık ayında bitmeyeceği zaten kasım ayında belli olmuştu. Bunun üzerine Meclis Başkanı’nın da girişimiyle bu iş tıkandı, ama “bunu bir mağlubiyet veya başarısızlık olarak görmeyelim, çalışmaya devam edelim” şeklinde iyi niyetli bir yaklaşımla çalışmalara devam edilmek istendi. Fakat bu esnada çoğunluk partisinin, iktidar partisinin, bir başkanlık hükümet sistemini proje olarak, yeni anayasa çalışmaları çerçevesinde dikkate alınmak üzere Uzlaşma Komisyonu’nun önüne getirdiğini

Devamını oku...
 

Prof. Dr. Şerafettin Turan ile Çanakkale Zaferi Üzerine Bir Söyleşi

SiteSerafettinTuran

ODTÜ ADT: Merhaba Hocam, bize bu anlamlı günde sizinle söyleşi yapma imkanı verdiğiniz için teşekkür ederiz. Üzerinden 98 yıl geçmesine karşın bugün bile insanları etkileyebilmesi, Çanakkale Zaferi’nin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. İsterseniz söze önce Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girişinden, Çanakkale cephesinin açılışından ve cephede yaşananlardan bahsederek başlayalım.

Prof. Dr. Şerafettin TURAN: Çanakkale, Osmanlıların büyük umutlarla girdiği I. Dünya Savaşı’nda açılmasını hiç öngörmedikleri bir cephedir. 1911’de başlayan Türk-İtalyan savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu Kuzey Afrika’da Libya’yı, arkasından Rodos’u, Oniki Ada’yı elden çıkarmak zorunda kalmıştır ve büyük kayıplara uğramıştır. O savaş bitmeden başlayan Balkan Savaşı’nda ise birleşen dört Balkan devleti hiç umulmadık bir şekilde Edirne’ye kadar ilerlemişler ve burayı istila etmişlerdir. Sonunda Avrupa devletlerinin, özellikle İngiltere ve Fransa’nın araya girmesiyle yapılan antlaşmalar sonunda Osmanlı İmparatorluğu Doğu Trakya ile Ege’deki üç tane küçük ada ve Akdeniz’deki bir ada dışında bütün Ege adalarından yoksun kalmıştır. Ordusu perişan bir haldeyken, Mustafa Kemal’in de doğduğu Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’ya, uygarlığa açılan kapısı olan Makedonya ve Selanik de elden çıkmıştır. Yani 1911-1913 arasında uğranılan felakette Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar’dan ve Avrupa’dan uzaklaşmıştır.

World-Tank-War-I-001Bu sırada savaş bitmeden bir de Avrupa’da 19. yüzyılın başlarında Fransa-İngiltere-Rusya’nın içerisinde bulunduğu Anlaşma Devletleri dediğimiz İtilaf Devletleri ve Avusturya-Macaristan,  Almanya ve İtalya’nın içerisinde bulunduğu İttifak Devletleri arasında bir savaş olacak gibi görünüyordu. Osmanlı bu büyük kayıplardan sonra iki grup arasında başlayacağı görülen savaşta kendisine müttefik arama çabalarına girdi. İttihat Terakki hükümeti içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’na kim yardım edebilir diye görüş ayrılıkları vardı. Sadrazam Sait Halim Paşa, Enver Paşa ve Talat Paşa Almanya’dan yanaydı. Ünlü maliye vekili Cavit Bey İngiltere’den yanaydı. Cemal Paşa o da Fransa’dan yanaydı. İlk önce maliye vekili Cavit Bey’i İngiltere’ye gönderdiler. “Olası bir savaşta Ruslar yine Balkanlar’dan saldırırlar ve bizim topraklara gelirlerse bize yardım eder misiniz?” diye zemin yokladılar ama muvaffak olamadılar. Arkasından bir girişim daha yaptılar Fransa’yla o da olmadı. Sonra beklenmedik bir şekilde Saraybosna’da Avusturya arşidükünün öldürülmesi üzerine Avusturya-Macaristan, Sırbistan’a karşı savaş ilan edince Almanya da Sırbistan’a karşı savaş açtı. Böylece 28 Temmuz 1914’te I. Dünya Savaşı başladı.

Almanya’nın savaşa girmesinin ardından Enver Paşa ile Sadrazam Sait Halim Paşa İstanbul’da Almanlarla 3 maddelik gizli bir ittifak anlaşması yaparlar. Anlaşmanın özelliği şu, her iki taraf başlayan savaşta tarafsız kalacaklar ama eğer Almanya Rusya’ya karşı savaşa girecek olursa Osmanlı İmparatorluğu da savaşa girecek. Bunun karşılığında Almanya hükümeti Osmanlı topraklarını korumak için elinden gelen yardımı yapacak. Savaşa için Osmanlı İmparatorluğu’nda bir sevinç, bir umut vardı.

Çanakkale Savaşı’nı izah edebilmek için Osmanlı Devleti niçin savaşa girdi onu vurgulamamız gerekiyor. Öncelikle hedef yakın mazinin kayıplarını telafi etmek yani yakın zamanda elimizden çıkan toprakları geri almak. Nedir bu topraklar? Selanik, Makedonya, Batı Trakya, Mısır ve adalar. Ama öteki taraftan Rusya’ya karşı savaşa girildiğine göre öteden beri düşünülen, özellikle Enver Paşa taraftarlarının düşündükleri şey, Kafkaslar üzerinden Orta Asya’ya gitmek ve oradaki Türk devletleriyle birleşmek. Hem Batı’da hem de Doğu Anadolu’da Kafkaslar üzerinden gitmek muazzam bir proje. Bu projeyi Almanlar da destekliyorlar ve diyorlar ki  “Siz bir taraftan İngilizlere karşı savaşın, bir taraftan da Rusya’ya karşı savaşın.” Neden? Çünkü İngilizlere karşı savaşırlarsa İngiltere Osmanlı’ya karşı kuvvet ayırmak zorunda kalacak, Almanya böylelikle İngilizlerle daha kolay savaşacak. Aynı şekilde Rusya da Kafkas cephesinde Osmanlı’ya karşı savaşacak böylelikle Almanlar yine rahatlamış olacak. Burada Osmanlı İmparatorluğu tarafından düşünülen şey Turan hayaliyle istenilen toprakları almak.

İlk aşamada iki cephede savaşmaya karar veriliyor. Birincil olarak Kafkaslardan Rusya tutulacak, diğer taraftan Süveyş Kanalı üzerinden Mısır ele geçirilmeye çalışılacak. Böylelikle savaş taraftarı olan iki paşadan Enver Paşa Kafkas Cephesi komutanlığını, Cemal Paşa da Kanal Cephesi komutanlığını üzerine alıyor. Bu hayali gerçekleştirmek için usul gereğince padişah efendimiz, Şeyhülislam Hayri Efendi’den “bu gavurlarla savaşmak dinen caizdir fetvası” alıyor. Ardından padişah “Sultan-ı şah cihan-ı ekber” fetvası ilan ediyor. 300 milyon Müslümanın Osmanlılara yardım edeceği varsayılıyor. Böylelikle savaş başlar başlamaz Cemal Paşa Mısır’a doğru, Enver Paşa da Kafkaslara doğru gidiyor. Ama daha sonradan savaşlar öyle bir gelişiyor ki yenilgiye uğranılıyor ve bu yenilgilerin sonunda Osmanlı cephelerinin sayısı yediye çıkıyor. Bu yedi cephenin içerisinde Çanakkale Cephesi yok. Çünkü Çanakkale Cephesi Osmanlıların isteyerek açtığı bir cephe değil. Osmanlı Filistin Cephesi’nde yeniliyor. Suriye Cephesi’nde ne oluyor? İngilizler Basra’ya asker çıkarıyorlar arkasında Irak cephesi oluyor. Kafkaslarda yenilince o cephe sönüyor. Bu defa Almanya sıkışınca Almanya’ya yardım için Makedonya’ya kuvvet gönderiyoruz. Böylelikle aslında iki olan cephe sayısı altıya çıkıyor. Ama Çanakkale Cephesi hiç beklemediğimiz şekilde tacize uğrayacak ve hiç öngörülmemiş bir savunma savaşı halini alacaktır. Ama sonuçları itibariyle Türk tarihi ve kahramanlıkları bakımından geleceğe yönelik kendine güven doğuracaktır.

I. Dünya savaşı çok ilginç bir savaştır. Öncelikle bu savaş üç kıta üzerinde devam ediyor. Yanılmıyorsam iki tarafta savaşan ordu mevcudu toplamda 60 milyondan fazladır. Osmanlı İmparatorluğu’nun da 800 bin kişilik kuvveti var. Çanakkale Savaşı’nda birçok yeni silah kullanılıyor. Evvela uçak ilk defa burada kullanılıyor. Denizaltı, zehirli gaz, tank ve deniz mayınları burada kullanılıyor. Muazzam bir masraf ve kayıp var. Yanılmıyorsam masraf 130 milyar dolar hesap ediliyor. Osmanlı’nın masrafı da bir buçuk milyar dolar. İki taraftan toplamda 60 milyon insan kaybı var. Osmanlı’da ise 2 milyondan fazla kayıp var.

canakkale-savasi 247707

ODTÜ ADT: Çanakkale Savaşı ‘nen en önemli yönlerinden biri emperyalizme karşı verilen bir savaş olması diyebiliriz sanırım.

Prof. Şerafettin TURAN: Esasında Avrupa Devletleri’nin ikiye ayrılması emperyalist devletler arasında bir savaştır. Altı Avrupa devletinden üçü daha önce gelişmiş, başka toprakları ele geçirmişlerdi. İngiltere, Fransa hatta Rusya’da durum böyledir. Avusturya Balkanlar üzerinden bir gelişme sağlamaya çalışmış, Macaristan’ı kendi topraklarına katmış ve Avusturya - Macaristan İmparatorluğu adını almıştı. Onun gerisinde kalan Rusya, Almanya ve İtalya ise ancak 1860– 1870 tarihlerinde bağımsız devlet olmuşlardır. Onlar sömürgecilik ve emperyalizm yarışında geri kalmışlardı. Ama ilk fırsatta bunu telafi etmeye çalıştılar. İtalya gözünü Afrika topraklarına dikti. Bingazi’yi ele geçirerek amaçlarına ulaşmış oldular. Fransa zaten daha önceden Cezayir’i almıştı. Almanya Afrika’da topraklar kazanmaya çalıştı. Donanmasıyla Afrika’da bazı yerleri elde etti. Bunun dışında Almanya Abdülhamit’le anlaşmaya varınca Osmanlı sayesinde Hindistan’a uzanmak ve oradan da İngilizleri vurarak İngilizlerin elinden bazı toprakları almak gibi bir siyaset izlemeye koyuldu. Almanlar Osmanlı üzerinden bir emperyalizm politikası izledi. Alman imparatorunun “Siz 300 milyon Müslümanın halifesisiniz, halifelik size bir şandır” diyerek halifeliği yüceltmeleri Osmanlılara daha büyük bir cesaret verdi. Çanakkale Savaşı da emperyalist devletlerin Osmanlı üzerinden yürüttükleri politikanın bir sonucudur denebilir.

Peki, emperyalist devletler Çanakkale’ye neden saldırdılar? Çünkü Çanakkale bulunduğu yer bakımından İstanbul’u ele geçirebilecek tek yerdi. Bizans İmparatorluğu döneminde, Osmanlı İmparatorluğu döneminde bile daima Osmanlı’yla savaşa girenler Çanakkale Boğazı’nı zorlamaya çalışmışlardır. Osmanlı Devleti’yle Venedik arasındaki ilk savaş Çelebi Mehmet döneminde Gelibolu’da olmuştur. Daha o dönemde Avrupalılar Çanakkale’yi ele geçirerek Osmanlı’nın ilerleyişini durdurmaya çalışıyorlardı. Napolyon Bonaparte Mısır’ı işgal ettikten sonra, İngiltere onu Mısır’dan çıkarmak için Osmanlı’ya yardım eder. Napolyon çekildikten sonra İngilizler Osmanlı Devleti’ne 1807 de gelirler, Çanakkale Boğazı’nı geçerler ve İstanbul’a demir atarlar. Yani İngilizlerin 1915’te Çanakkale’ye geldiklerini ve 1807’de donanmalarıyla Çanakkale’den İstanbul’a geçtiklerini hatırlamamızda yarar var. Yani Osmanlı Devleti’ni saf dışı edebilmek için Çanakkale tek yol. İngilizler 1807’de İstanbul’a geldiklerinde Osmanlı Devleti Fransa elçisi Sebastian’ın önerisiyle kurtulabilmişti. Ne demişti Fransa elçisi? “Korkmayın. Çanakkale Boğazı’nı tahkim edin. Gelen donanmanın dönüş yolu kesilirse kendiliğinden çekilir gider.” Taktik bu olacaktı.

Fatih Sultan Mehmet Karadeniz’den gelecek donanmaların İstanbul’a gelmesini önlemek için İstanbul’u aldıktan sonra Anadolu Hisarı’nın karşısındaki Rumeli Hisarı’nı kapatmıştı. Aynı şekilde Çanakkale Boğazı’nın her iki yakasına da iki tane küçük hisar yapılmıştı. Bunların isimleri “Kilit-ül Bahr ve Sedd-ül Bahr”dır. Kilit-ül Bahr batı tarafında, Gelibolu Yarımadası’ndadır. Sedd-ül Bahr doğu tarafında, Çanakkale tarafındadır. Osmanlı Devleti 17. yy’da Venediklilere karşı savaşırken bu kaleleri oldukça genişletmişti. Hatta ilginçtir 1670’lerde bir Venedik donanması Çanakkale Boğazı’nı zorladığında Seddül-Bahr’den atılan bir bombayla Venedik gemilerinden biri isabet alır ve Venedikliler geri çekilir, tarihte bunun örnekleri vardır.

Savaş başladıktan sonra Enver Paşa komutasında bulunan Kafkaslardaki 90 bin askerin yaşadığı bir felaket ve Cemal Paşa’nın Mısır’da İngilizlere karşı yenilgisi İtilaf Devletleri’nin gözünü Osmanlı Devleti üzerine dikmesine neden oldu. İşte Çanakkale’ye asker çıkararak, güçsüz gördükleri Osmanlı’yı boğazlar yoluyla ele geçirmeyi ve Osmanlı’yı savaş dışı bırakmayı hedeflediler.

ataturk-canakkale-savasindaODTÜ ADT: Çanakkale Savaşı’nın Milli Mücadele’ye olan etkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Prof. Dr. Şerafettin TURAN: 18 Mart Zaferi aslında bir deniz savaşı biliyorsunuz. Bu savaşta İngiliz- Fransız filosunun 16 gemisinden 10’u batırılıyor. Boğazın mayınlarla donatılmasını, gemilerin atılan toplarla uzaklaştırılmasını organize eden ve bu deniz savaşının kazanılmasını sağlayan isim ise Cevat Çobanlı. O yüzden daha sonra Çobanlı’ya “18 Mart Kahramanı” adı veriliyor.  Ama Çanakkale kara savaşları Aralık ayına kadar devam edecek ve orada Mustafa Kemal’i ortaya çıkaracak.

Çanakkale Savaşı şu şunu doğurmuştur: Biz birleşebilirsek ve iyi komuta edilirsek, Osmanlı yokluğa ve silah azlığına karşın başarı kazanabilir. Çanakkale Savaş’ı bir ölüm-kalım savaşıdır. Bu savaşla yeni komutanlar da ortaya çıkmıştır. Ama içlerinde en önemlileri deniz zaferini kazandıran Cevat Çobanlı ve “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” emrini veren Mustafa Kemal’dir. Ancak bizim toplum olarak eksikliğimiz olan başarıları takdir etmeme huyu Çanakkale Zaferi’nin sonunda da ortaya çıkıyor. Başlangıçta Çanakkale Zaferi’nden sonra Mustafa Kemal’e madalya veriliyor ancak savaş bittikten ve İstanbul’a döndükten sonra Padişah’a ve Enver Paşa’ya unvanlar verilirken Mustafa Kemal’e hiçbir unvan verilmiyor. Ama askerleri ve halkı onu takdir ediyorlar, ben bunu çok daha önemli buluyorum. Çanakkale, Türk halkına “Biz savaşı kazanabiliriz, bizim topraklarımız işgal edilse de savaşabiliriz.” ruhunu aşılıyor ve asıl kurtuluşun komutanlar yoluyla olacağını gösteriyor.

Ama Çanakkale, Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı değildir. Kurtuluş Savaşı ancak Mondros felaketi yaşandıktan sonra başlamıştır. Eğer Çanakkale, Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olsaydı Osmanlı Devleti Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamazdı. Çanakkale Savaşı bir uyanıştır ama çılgınlık değildir.

ODTÜ ADT: Çanakkale Zaferi’nin sadece Anadolu’da değil dünyadaki diğer devletler üzerinde de etkileri olduğunu söylemek mümkün müdür? Örneğin Çanakkale Savaşı ile Rusya’da çarlığın çökmesiyle ilişkilendirilebiliyor.

Prof. Dr. Şerafettin TURAN: Biz her şeyi kendimize bağlamakta acele ediyoruz. Yani biz Çanakkale’de savaşıyoruz orada Ruslara bir şey yapmadık ki. Sadece orada vatanımızı kurtardık, hiç Ruslara saldırmadık. Savaş sonunda Osmanlı’da olduğu gibi diğer ülkelerde de ciddi kayıplar olmuştur. Rusya’daki çarlık da bunun sonucunda çökmüş olabilir. Çanakkale başlı başına övünülecek bir gurur bunlara gerek yok. Ben bir tarihçi olarak o kadar abartılı veya kopuk olayları birbirine bağlamayı doğru bulmuyorum. Her şeyin kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

panel7ODTÜ ADT: Tarihimiz açısından bu kadar önemli bir zafere dair bugün üretilen çeşitli hurafalerle insanların duyguları suistimal ediliyor. Çanakkale Şehitlikleri’ni insanlara tanıtmakla görevli olan rehberlerin de katkısıyla bugün bir “Yeşil Çanakkale” oluşturulmuş durumda. Yeşil sarıklı askerler, uçan atlara binmiş eli kılıçlı evliyalar gibi hayal sınırlarını zorlayan mitlere dayandırılarak Çanakkale Zaferi ziyaretçilere anlatılmakta. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?.

Maalesef bu tip durumlara toplum olarak eğilimliyiz. Biz bir türlü çözemediğimiz bir mistisizm içerisindeyiz. Türklerin İslamiyet’e geçişinden sonra benzeri şeyler sürekli anlatılagelmiştir. Örneğin İstanbul’u fethedeceği sırada Orta Asya’dan yola çıkan evliyalar Fatih Sultan Mehmet’e yardım etmeye gelmişler ama yetişemedikleri için Amasya yöresinde ölmüşler de denir. Bugün Amasya’da onlar için bir türbe bile vardır. Biz bu tip mitleri de türbedarlığı da çok severiz. Mesela niye Arap dünyasına hiç göndermiyor da hep bize gönderiyor, biraz da onlara yardım etseydi ya. Yani orada elde edilen zaferi bunlara bağlayarak bir yerde zaferin önemini küçümsemiş oluyoruz.

ODTÜ ADT: Her sene görmeye alışık olduğumuz bir görüntü de Çanakkale’de ölen Anzak askerlerinin yakınlarının şehitlikleri ziyarete gelmesi. Bununla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Bana göre bu Mustafa Kemal’de olan, yeryüzünde zafer kazanmış hiçbir komutanın gösteremeyeceği bir hoşgörünün eseri. Eğer Mustafa Kemal 1934’te Anzaklara ilişkin o demeci de çok anlamlıdır: “Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçikle yan yana, koyun koyunasınız. Siz bu topraklarda canlarınızı verdikten sonra artık bizim de evlatlarımız oldunuz. Böyle zafer kazanılmış bir komutanın, kendi topraklarını işgal etmiş düşman askerlerini Mehmetçikleriyle eş değer tutması, kendi çocuklarına gösterdiği saygıyı göstermesi yeryüzünde görülmüş bir şey değildir. Sadece bundan 2400 sene önce Peloponez Savaşları’nda düşman askerleri için Perikles benzer bir şeyi söylemiştir. Ama o zamana kadar başka bir örneği yoktur. İşte o yüzden bugün Anzaklar Çanakkale’ye kadar geliyorlar ve Mustafa Kemal’e büyük saygı duyuyorlar.

ODTÜ ADT: ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu olarak değerli katkılarınız için çok teşekkür ederiz.

Prof. Dr. Şerafettin TURAN: Ben teşekkür ederim ilginiz için. Sonraki çalışmalarınızda da başarılar dilerim.

DSC02140

  DSC02148

                                                                                DSC02152

 

Rıza Türmen ile Yeni Anayasa ve Gezi Parkı Üzerine Söyleşi - 2 -

rizaslider2

Anayasa uzlaşma komisyonu üyesi İzmir milletvekili Prof. Dr. Rıza Türmen’le birlikte Yeni Anayasa süreci ve Gezi Parkı eylemleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

DSC00808  DSC00815

İlk bölümünü daha önce paylaştığımız söyleşimizin Gezi Parkı ile ilgili olan ikinci bölümünü aşağıda veriyoruz.

ODTÜ ADT: Gezi Parkı olayları ile insanlar haklarının farkına vardılar ve demokratik taleplerini dile getirmeye başladılar. Siz bu protestoları demokratikleşme açısından nasıl değerlendiriyorsunuz ve iktidarın yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?

Rıza TÜRMEN: Çok iyi değerlendiriyorum. Benim hatırlayabildiğim kadar geçmiş bir zaman süresi içinde Türkiye’de demokratikleşme açısından olup biten en iyi şey bence bu Gezi Parkı olayları. AKP’nin muhafazakar, otoriter, din referanslı, kadının evine tıkıldığı, insanların birey olarak değil cemaat üyesi olarak var oldukları yeni bir Türkiye yaratma projesine itiraz edildi . “Ben sandıktan çıktım, oy çoğunluğuna sahibim, onun için istediğimi yaparım, meydan benimdir.” yaklaşımının yanlışlığı anlaşıldı. Gezi Parkı’nın gösterdiği başka bir şey daha var: İnsanlar, oradaki çocuklar birey olmak istiyorlar. “Benim hayatıma karışma!” diyorlar. “Kaç çocuk yaparım, hangi okula giderim, hangi kanalı seyrederim, o kanalda oynattığım filmlerde ne oldu, hangi heykelin yapımı oldu yıkımı oldu; benim hayatıma sen karışma. Ben kendi hayat hikayemi kendim yazmak istiyorum. Bir birey olarak, özgür ve otonom bir özne olarak kendimle ilgili bütün kararları ben vereyim, sen verme.” diyorlar. Bu tabii AKP’nin yaratmak istediği Türkiye projesine çok ters, yeni Türk insanına uygun bir şey değil. Çünkü AKP’nin 4+4+4’le yaratmak istediği yeni Türk insanı, biat eylemeli, cemaat işlerine bağlı olmalı ve tabii ki neoliberal olmalı, sosyal devlet anlayışı olmamalı, toplumsal dayanışma anlayışı olmamalı. Bunu istemiyor işte insanlar. Bu itirazlar, Türkiye’nin demokratikleşme açısından geldiği noktayı göstermesi açısından çok önemli. Gezi Parkı, insanların AKP nin yaratmak istediği toplumda yaşamak istemediklerini gösteriyor. zaten o yüzden dengeleri bozuldu. Böyle bir şey hiç hesapta yoktu. Hâlâ, “ Madem sandıktan çıktım, madem ben oy çoğunluğuna sahibim, halkın iradesi budur; en büyük meydan sandıktır.” diyor. Halkın iradesi olan seçilmekle seçildikten sonra yönetmek arasındaki farkı görmüyor.

Demokrasi dediğiniz şey tabiki seçimdir; elbette seçim sandığından çıkmak lazım, ama bununla bitmiyor. Demokrasi bir değerler sistemidir. Aynı zamanda insan hakları, özgürlük, eşitlik, çoğulculuk ve hukuk devleti demektir. Siz istediğiniz kadar sandıktan çıkın, eğer bu değerler sistemine uyum sağlayamıyorsanız demokrasi olmaktan çıkıyorsunuz. İşte Taksim Gezi Parkı da bunu gösterdi. Kimse ihtilal yaparak devirmek istemiyor bu iktidarı, Mısır’daki gibi böyle bir proje yok ortada. Herkes “Tamam, sen sandıktan çıktın, sen yöneteceksin ama doğru dürüst yap. Demokratik bir ülkeye demokratik bir yönetici ol.” diyor. Gezi Parkı o bakımdan önemli.

ODTÜ ADT: Yeni anayasa süreci bağlamında Gezi Parkı eylemlerinden nasıl bir ders çıkarılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Rıza TÜRMEN: Taksim Gezi Parkı olayları Türkiye’de insanlara bir şeyler öğretti. Öncelikle, Türkiye’deki demokrasinin yetersizliği ortaya çıktı. Türkiye’nin yönetildiği rejimin demokrasi olmadığı ortaya çıktı. İkincisi, daha çoğulcu, daha katılımcı bir demokrasi anlayışı oluştu. Anayasanın bu talepleri dikkate alıp onlara cevap verebilmesi için süreci devam ettirmek lazım. Bundan sonra, anayasanın mutlaka halkın katılımına açılması gerek. Daha saydam bir yöntem izleyerek sivil toplum kuruluşlarının, demokratik kitle örgütlerinin ortaya çıkan metinle ve üzerinde uzlaşma sağlanmayan maddelerle ilgili görüşleri alınmalı. Ve tabi ki bu Gezi Parkı’nda ortaya çıkan taleplerle bir ilişki kurmak önemli. Çünkü görüldü ki, Türkiye’deki siyaset ile Gezi Parkı arasında çok büyük bir boşluk var. O zaman bu boşluk doldurulmalı. Bu yüzden demokratik katılım gerekli.

Anayasanın toplumdaki farklılıkları göz önüne alarak kabul eden ve bu farklılıkların bir arada yaşayabildiği bir çerçeveye sahip olması gerekiyor. Yani çoğulcu bir toplumun anayasası olabilmesi lazım. Böyle bir anayasa aynı zamanda birliktelik sağlayacaktır. Bir çoğulcu toplum laboratuvarı olan Gezi Parkı bize bunu gösterdi işte. Orada bunun herkes tarafından kabul edilmesi birliktelik sağlıyor. Anayasanın şu iki şeyi yapabilmesi lazım: Farklı kimlikleri kabul edip onlara yer açmak ve o farklı kimliklerle birlikte bir ortak kimlik yaratabilmek. Ama bunu, o farklı kimlikleri yok ederek yapmamalı.

ODTÜ ADT: Gezi Parkı olaylarının demokratikleşmeye olan katkısından bahsettiniz, sizce yaşananların bunun dışındaki olumlu yönleri nelerdir?

Rıza TÜRMEN: Gezi Parkı Türkiye’deki demokrasiyi başka bir yere taşıdı ve demokrasinin yetersizliğini ve kabul görmediğini gösterdi, başka bir arayış ortaya çıktı. Yeni talepler ile birlikte yeni bir model getirdi. Mesela anti-kapitalist Müslümanların iftar yemeği; tam bir çoğulculuk örneği. Yani orda İslamcı olan da İslamcı olmayan da var, oruç tutan da oruç tutmayan da var ama beraber oturup sokak ortasında yemek yiyebiliyorlar. Daha Gezi Parkı olayları devam ederken İslamcılar rahatsız edilmeden namazlarını kılabilsinler diye diğerleri nöbet tuttu. Bunlar Türk toplumunun alışık olmadığı şeyler. Başörtülüler de var orada, LGBT de var. Herkes birbirinin içinde ve en önemlisi iletişim kurabiliyorlar aralarında, yani oraya kapalı cemaatler halinde gelmiyorlar. İslamcılarla laikler, Atatürkçüler birbirleriyle iletişim kurabiliyorlar, ortak eylem yapabiliyorlar. Bence en önemli şey bu.

ODTÜ ADT: Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Söyleşimizin Yeni Anayasa ile ilgili olan ilk bölümüne buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

DSC00819

 

Yrd. Doç. Dr. Ozan Ergül İle Yeni Anayasayı Konuştuk - 2

odtuadt ozanergul

ODTÜ ADT: Daha önce de bahsettiğimiz gibi başkanlık sistemi yeni anayasanın en önemli konularından birisi. AKP’nin tamamen birtakım siyasi hedefler doğrultusunda getirmek istediği bu sistemi konuşacak olursak; başkanlık sistemi gerçekten Türkiye’deki demokrasi ortamına ne derecede katkı sağlayabilir ya da bu ülkede neleri değiştirebilir? Ülkede demokratik bir siyasi istikrarı gerçekten sağlar mı yoksa iktidarların diktatörlük yönündeki eğilimlerin daha da mı arttırır?

Ozan ERGÜL: Bir kere yeni anayasadaki güç haritasını, anayasadaki temel devlet organlarının birbirlerinden bağımsız olarak yapılarını ve birbirleriyle olan ilişkileri üzerine örüntüyü metin üzerinde değiştirmekle, hemen idealize edilmiş bir başkanlık sistemine geçemezsiniz. Öncelikle bunu belirtmek lazım. Çünkü başkanlık hükümet sisteminin kendi içerisinde birçok alt unsuru var. Yani siz anayasaya yazdınız diye, siyasal sistem hemen o kabuğun şeklini almaz. Bir nesne diyelim ki yıllarca yuvarlak bir cismin içinde durmuştur, sonra siz onu alıp birden kübik bir nesnenin içine koymaya kalkarsanız, o hemen onun şeklini almaz. Siyasal sistemlerin bir sürü alt unsuru vardır. Vatandaşların alışkanlıkları vardır. Vatandaş niye önemli? Çünkü siyasal katılım dediğimiz şeyin öznesidir vatandaş. Vatandaşın algıları, siyasal partilerin durumu, siyasal parti sistemi, yani siyasal parti yapısı, yani mevcut siyasal sistemde kaç tane siyasi parti olduğu, bu partilerin hangi görüşleri, hangi ideolojileri temsil ettikleri, bunların birbirleriyle uzaklıkları, yakınlıkları, sayıları… Bunların hepsi önemli. Seçim sistemi önemli, parlamentonuzun yapısı önemli, devletin örgütlenme biçimi önemli. Siz ortaya bir şey koydunuz, ama yıllarca o ortaya koyduğunuz nesnenin biçimi dışında başka bir

Devamını oku...
 

Sivas'ta Öldürülen Behçet Aysan'ın Kızı Eren Aysan İle Söyleşi

erenslider

ODTÜ ADT: Öncelikle Sivas Katliamı’nın 20. Yıldönümünde bizimle bu konudaki görüşlerinizi paylaşacağınız için teşekkür ederiz. Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Sivas’taki Madımak Oteli’nde 35 kişinin insanlık dışı bir biçimde öldürülüşünün üzerinden tam 20 yıl geçti. Davada hiçbir gelişme kaydedilemedi bu süreçte ve son olarak geçen yıl insanlık suçu zamanaşımına uğradı. Sivas’ta olanlar tarihimizde kara bir leke olarak yer alıyor. Türkiye açısından değerlendirecek olursak yaşananları, çok büyük bir aydın kaybı olduğunu ve Türkiye’nin geleceğini ciddi bir biçimde zedelediğini söyleyebiliriz. Bunun yanında sizin açınızdan baktığımızda çok daha duygusal bir durum söz konusu, böylesi bir saldırı sonucunda babasını kaybetmiş biri olarak siz Sivas’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?

resim1Eren AYSAN: Öncelikle şöyle söyleyeyim, evet ben sıvaş katliamında babamı kaybettim. Ancak bu ülkede, ne yazık ki, çok uzun yıllardır süregelmekte olan bir siyasi cinayet geleneği var. Eğer ilk siyasi cinayeti Sabahattin Ali olarak ele alırsak, 1940’lardan beri yaşanan cinayetler sonucunda geldiğimiz noktada 17500 faili meçhul cinayet mevcut. Böyle bir duruma kayıtsız kalınması mümkün değil. Her bir cinayete tek tek baktığımızda, hepsinin birkaç ortak noktası olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar da ilk olarak olayların işleniş biçimleri, ikinci olarak hukuksal düzende ilerleyişleri ve üçüncü olarak da bir biçimde toplumda unutturulmaya çalışılmaları şeklinde sıralanabilir. Yani çok büyük bir tasarım sonucunda gerçekleştirilmiş cinayetler var karşımızda. Çünkü her defasında belli odaklar tarafından işlenmiş, devlet işi dediğimiz ya da devletin içinde resmi olarak görevlendirilenlerin bulunduğu bir yapı karşımıza çıkıyor ve her defasında bu yapıdaki insanlardan birkaç tanesinin isimleri ortaya atılıyor, sonrasında da geri kalanı mutlaka ama mutlaka örtbas ediliyor. Dolayısıyla örgütsel yapılara hiçbir şekilde ulaşamıyoruz. Sadece tetikçiler yargılanıyorlar ama karşımızdaki o büyük karanlık suç odağına bir şekilde ulaşmak mümkün olmuyor. Yargı sürecine gelince, her seferinde ya katiller bulunamıyorlar, ya da tetikçilere ulaşılsa bile dediğim gibi hukuksal devlet o örgütü yöneten kişiye bir türlü ulaşamıyor. Dahası pek çok davada olduğu gibi süreç zamanaşımıyla sonuçlanıyor. Sadece Sivas Katliamı değil, ondan önce Türkiye’de sendikal hareketlerin öncüsü olan Kemal Türkler davası var aynı şekilde zamanaşımına uğrayan...Bunun dışında Cevat Yurdakul’un ve 1980’de Nevşehir’de öldürülen CHP milletvekili ve oranın il başkanı Zeki Tekiner’in katilleri salıverildiler. Bunlar hep Türkiye’nin gündeminde olan derin ama çözülemeyen meseleler, hele bir de bizim ülkemizde başka ülkelerde olmayan bir durum daha var; onda da Abdi İpekçi’nin katilinde görüldüğü gibi, katillikten rant, katillikten sermaye üretilmeye çalışılması durumu. Genel olarak bütün siyasi cinayetlere baktığımda ben, sadece babamın öldürülmesiyle ilgili bir olay değil, birbiriyle bağlantılı ve çözülememiş bir denklem görüyorum, bu benim canımı çok fazla sıkıyor. Çünkü bu tarz çözülmeyen yapılarla, bu şekilde korunan insanlarla birlikte her geçen gün ailemize yeni yeni bireyler eklenecek endişesini ne yazık ki yaşıyorum. Biz 2009’un Haziran ayında Ümit Kaftancıoğlu ailesinden Canan Kaftancıoğlu’nun çabasıyla bir araya gelmiştik. O zaman 16 siyasi cinayetle öldürülen ünlü ismin ailesi, bir babalar günü etkinliğinde buluşmuştuk. “Benim babam bir kahramandı” adlı bir etkinlikti. Orada hepimizin ortak bir amacı vardı: İsminin “benim babam bir kahramandı” gibi olmaması. Çünkü Brecht’in de dediği gibi “Ne yazık kahramanlar yetiştiren toplumlara”. Biz kahraman babalar ya da kahramanlaştırılan babalar istemedik, biz istedik ki devlet kahraman olsun, bizim de babalarımızı, aynı zamanda bu ülkenin şairlerini, yazarlarını, gazetecilerini, önemli siyasi liderlerini korusun. Ama süreçte böyle olmadığını gördük ve yakın gelecekte de böyle olmayacağını ister istemez görüyorum. Yüreğimde çok belirgin bir acı ve endişe yaşıyorum bu nedenle; çünkü siyasi cinayetlerin genel olarak baktığımızda belirli periyotları var bu ülkede ve o periyotlar içerisinde, belirli dönemlerde suskunluğa gömülse de, arka arkaya işlenmeye başlıyorlar, arka arkaya devam ediyorlar. Biraz önce de sözünü ettiğim gibi o yapı hiçbir şekilde bulunamıyor. Ve tabi o yapı bulunmadığı için de maalesef ailelerimize yeni üyeler ekleniyor.

ODTÜ ADT: Evet, buna ek olarak bazı davalar esnasında da aslında yetkili kişilerin gerçekleşecek olaylardan haberdar olduğu ortaya çıkıyor. Yani bir istihbarat var ortada; ancak buna karşın hiçbir önlem alınmıyor. Sivas da bu duruma bir örnek teşkil ediyor aslında.

Eren AYSAN: Tabi, geçtiğimiz günlerde Sivas’ta yaşanan olayların da önceden haber alındığı yansıdı medyaya. Bunu zaten biliyorduk. Dink davasında da benzer bir durum geçerli. Uğur Mumcu cinayetinde de, Ahmet Taner Kışlalı’da da benzer bir durum söz konusu. Bu kişiler, devlet içinde belirli odakların durumu bilmelerine rağmen gerekli önlemi almamalarının bir sonucu...

ODTÜ ADT: Davaların ortak yönü olarak yargılama sürecinde bazı aksaklıkların ya da ihmallerin yaşandığından bahsettiniz. Türkiye’deki yargının gidişatını da göz önünde bulundurarak Sivas Katliamı’ndaki yargılama sürecini değerlendirebilir misiniz?

Eren AYSAN: Bizdeki aksaklıklara gelecek olursak yine benzer şeyler söz konusu. Kişilerin adları belli fakat o kişiler bir türlü yakalanamıyorlar, o kişiler yurt dışına çıkıyor, bir biçimde gönderilmiş oluyor ve kırmızı bültenle aranmalarına rağmen bu kişilere ulaşılamıyor. Yurt dışında sürekli olarak izinsiz gösteri ve yürüyüş yasasına muhalefetten arandıkları bildiriliyor -ki Avrupa’da zaten AİHM kararlarına göre gösteri ve yürüyüş izinsiz değil. Yani cinayete dair, toplu katliama dair hiçbir vurgu olmuyor arama taleplerinde. En sonunda da süreç tamamlanıyor ve diğer siyasi cinayetler gibi zaman aşımına uğruyor. Bizim kişilerin isimlerini bilmemizle, Kemal Türkler’in kızı Nilgün Türkler’in ‘’Ben katili gördüm, işte budur’’ haykırışı arasında hiçbir fark yok. Biz de birebir gözlerimizle görmesek de televizyonlarda seyrettik kimin kim olduğunu.

ODTÜ ADT: Evet, baktığımızda bundan 20 sene önce aydınlar katledilerek susturuluyordu, Madımak Oteli’nde olduğu gibi. Bugünse aydınlar cezaevlerinde tutsak ediliyorlar, gazetelerinden kovuluyorlar, sansüre uğruyorlar, hedef gösteriliyorlar. Türkiye’de aydınlar, sanatçılar neden sürekli susturulmak, engellenmek isteniyor olabilir, bunun topluma ya da Türkiye’ye yansıması sizce nasıl oluyor?

Eren AYSAN: 1600’lü yıllarda yaşamış bir filozof, Giordano Bruno, yakılmadan önce engizisyon mahkemesine: ‘’Benim öldürülme emrimi verirken daha fazla korkuyorsunuz.’’ der. Aslında bu korku devleti yönetenlerce her zaman olmuştur. Çünkü çok dokulu bir denklem var karşımızda. Tanzimat’tan beri bu ülkeyi çıkartmak için uğraşanlar, bu ülkenin aydınları; bu ülkeyi batırmaya çalışanlar da bu ülkenin siyasetçileridir. Bu kadar basit.

ODTÜ ADT: Tekrar Sivas’a dönecek olursak, Madımak Olayı Radikal islamcılar tarafından Alevilere yönelik bir saldırıydı. Bugün özellikle AKP’nin ötekileştirici söylemleri de bu tip saldırılara zemin hazırlıyor. Alevi ailelerinin evlerinin işaretlenmesi, Başbakan’ın Reyhanlı’da öldürülen kişiler hakkında Sünni oluşlarını vurgulaması, Gezi Parkı eylemlerinde de denk geldiğimiz “Ermeni” gibi millet isimlerinin hakaret olarak kullanılması toplumdaki etnik ve mezhepsel ayrışmaları arttırıyor, diğer yanda da bu kutuplaştırma politikalarını izleyenler “Alevi açılımı”ndan bahsediyorlar. Biraz çelişkili bir durum var ortada, sizin bu konu hakkındaki yorumunuz nedir?

Eren AYSAN: Şimdi ben aslına bakarsanız Sivas Katliamı’nın direkt bir Alevi katliamı olmadığını düşünüyorum. Çünkü orada temel sebep otelin dışında da olan birinin söylediğiresim2 “Alevilere ölüm!” değil, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak!”, ”Kahrolsun laiklik, yaşasın şeriat!”, ”Şeytan Aziz!”, “Aziz’e ölüm!” çığlıkları. Tabii ki ister istemez Sivas aynı zamanda Alevilerin de yaşadığı bir kent olduğu için Alevilerle ilgili bilinçaltında bir can kırıklığı olma ihtimali çok yüksek. Bu katliam eğer yönünü bir Alevi mahallesine çevirseydi, çok daha korkunç bir noktaya gelebilirdi. Şimdi bunu 78’deki Maraş katliamını da düşünerek söylüyorum, öbür taraftan baktığımızda sadece Alevi değil buradaki düşmanlık kendi gibi düşünmeyen insanlara yönelik bir şiddet eylemi yani solcu olarak bilinen, kendinden olmayan insanların da bir yandan ötekileştirilmesidir Sivas Katliamı’nda söz konusu olan. Şimdi bu ötekileştirilmeyi son yıllarda yaşamıyoruz ama bu ülkede ötekileştirilmeye yönelik eylemler hele de bu coğrafyadan baktığımızda çok daha eskiye dayanıyor. Yani Yavuz Sultan Selim zamanındaki büyük alevi kıyımından, 6-7 Eylül olaylarına ya da Dersim’deki o kıyımdan Çorum’a Maraş’a uzanan çok acı bir katliam tarihi söz konusu. Bu bağlamda, bu linç hareketlerinin sosyolojik olarak çok güçlü bir biçimde özüne inmekte yarar var diye düşünüyorum. Çünkü bu tarz eylemler cehaletle birleşince müthiş bir kıyım ortaya çıkıyor ortaya... Bu da aslına bakarsanız mecliste bile görülen bir harekettir. Mesela Çetin Altan’ın, milletvekiliyken, meclisin ortasında linç edilmeye çalışılması gibi. Dolayısıyla hiçbir eylem ayaklanmaya kalkmış cehalet kadar korkutucu olmaz herhalde. Yani bu linç etme isteğinin üzerine gitmek gerekiyor bir biçimde. Ama ben bunu özellikle son zamanlarda ülkeyi yönetenlerin kışkırtıcı açıklamalarından farklı olarak görüyorum. Çünkü bu yakın tarihimizden hiç bir şekilde ders alınamadığını ve bu doğrultuda farklı sınıftan farklı düşüncelere sahip insanları karşı karşıya getirecek birtakım söylemler içerisine girildiğini gösteriyor ki bu çok tehlikeli; çünkü bu şekilde en ufak bir karşıtlık bir anda koskocaman coğrafyayı ateş topuna çevirebilir. İşte ben bu yüzden mağdurun dilinden mağrurun diline geçilme noktasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu ayrımı çok iyi yapmak gerekiyor. Bir şekilde mağdur söylemini kullanırken mağrur olmak ve kendi gibi olmayanları direkt olarak ötekileştirmeye çalışmanın arkasındaki o ruhsal durumu görmek lazım. Çünkü bu açıdan bakıldığında sürekli olarak mağdurluklarını vurgulayıp hiçbir zaman karşı tarafı ötekileştirmeyeceklerini söyleyip ve bu anlamda da öyle ya da böyle Türkiye’nin yüzde ellisinin oy verdiği bir siyasi parti var ortada.

ODTÜ ADT: İktidarın kışkırtıcı söylemleri sonucunda bugün de Sivas’takine benzer ayaklanmaların yaşandığını ve insanların Sivas’ın korkusunu hala yaşadıklarını görüyoruz. Örneğin Gezi Parkı olayları sırasında Rize’de bir grup ADD üyesinin öğretmenevinde mahsur kalması akıllara “yeni bir Sivas vakası yaşanacak mı?” sorusunu getirdi. Aynı şekilde Karadeniz turu esnasında BDP milletvekilleri de benzer bir durumlar karşılaşmıştı. Siz toplumdaki bu travma hakkında ne düşünüyorsunuz?

Eren AYSAN: Burada işte esas sorun geçmişte yaşanılanlardan ders almak bir yana onlardan en ufak bir özeleştiri yapılmaması. Ben Sivas'a yıllar sonra gittiğimde karşılaştığım şey şuydu, ki ben gitmiyorum 2 Temmuzlarda, katliam anmasında hiçbir zaman Sivas'ta olmuyorum, olmadım. Ben Sivas'a bir kere gittiğimde, onda da kendi isteğimle gittim Sivas Devlet Tiyatrosu’nda oyun çalışmak üzere, orda karşılaştığım manzara şuydu : ''Bizden değil onlar, onlar dışardan geldiler, biz asla böyle bir şey yapmadık''; oysa oradaki meydanda bakkalından, camiye giden kasabına, kasabından manavına, manavından, dini itikatlarına son derece bağlı postane memuruna kadar pek çok kişinin olaylara katıldığı belli. Ama bunu hiçbir şekilde kendine kondurmayan, özeleştiri yapmayan, özeleştiri yapmadığı gibi topu taca atmaya çalışan bir grupla karşılaştım. Özeleştiri yapıldığında da siyasi manevralar devreye giriyor ne yazık ki, işte AKP'nin Dersim özrü gibi. Yani özürleri maalesef Türkiye'de bir siyasi manevra aracı olarak kullanıyorlar. Tam tersine bu tarz, gerçekten acıtıcı olan, hikayeler siyasete alet edilemeyecek kadar değerli şeyler. Yoksa hani bir özür beklenecek olursa özür bekleyeceğimiz o kadar çok katliam o kadar çok cinayet var ki, hangi siyasetçi özür dileyecek? Yani sadece şu an gündelik siyaseti yürüten ve iktidarda olan parti mi özür dileyecek, hayır. SHP’nin de özür dilemesi gerekiyor mesela Sivas Katliamı’nın basiretsizliğini görünce ya da devamı olan CHP’nin, MHP'nin de özür dilemesi gerekiyor. Milliyetçi Cephe döneminde insanlar öldürüldüğü için ya da Demirel'in de özür dilemesi gerekiyor her şeyden önce üç fidanı astırttığı için. Yani kimin alnı ak? Hiç kimsenin. Ben siyasi manevra olarak yapılan hiçbir özrü değerli bulmuyorum. Bunun hiçbir kıymeti olmadığı gibi tam tersine insanları galeyana getirdiğini, toplumu rahatsız edici ve acıları sarsıcı bir tabloya doğru ittiğini düşünüyorum. Bu da çok rahatsız edici bir şey. Dersim için özür dileyen bir Başbakan’ın oradaki Ermenilerle beraber çok ciddi bir biçimde Alevilerin de öldürüldüğünü de göz ardı ettiğini görüyoruz. Dersim'de yaşanan katliama baktığımızda, Dersim için özür dileyen Başbakan öbür tarafta Reyhanlı'da “Sünni” yurttaşlarımız diyor. Yani bu çelişkiler toplumun kalbinde büyük yaralar bırakıyor. Özür dileme geleneği de bizde olmadığı için samimiyetsiz bir ortam doğuyor. Oysa ki diğer ülkelerde, mesela Almanya, orada ırkçı eylemler sonucu öldürülen 7 yurttaşımızla ilgili özür dilerken büyük bir duyarlılıkla resmi bir anma töreni düzenlediler.

ODTÜ ADT: Son olarak, şu an gündemdeki Gezi Parkı olaylarıyla uzun zamandır hasret kalınmış bir hoşgörü, birlik ve beraberlik ortamı oluştu toplum genelinde. Eylemlere katılan insanların ortak noktaları belki de sadece aynı polis şiddetine maruz kalmaları ve Başbakan’a karşı duydukları tepki. Yine de bu heyecan verici ortama rağmen polis şiddeti her gün biraz daha artarak sürmekte ve medya tıpkı 20 yıl önce Sivas’ta yaşananlardan sonra yaptığı gibi bugün de sessiz kalmakta. En başından bugün geldiğimiz noktayı göz önünde bulundurarak Gezi Parkı olaylarıyla ilgili bir yorum yapabilir misiniz?

resim3Eren AYSAN: Birincisi olaylarla ilgili şunu söyleyebilirim: Bu olaylar başlamadan bir hafta on gün öncesinde birisi bana “Gezi Parkı'nda başlayan bir eylem dalgası bütün yurda yayılacak” deseydi kesinlikle inanmazdım. Böylesine büyük bir ani çıkış açıkçası beklemiyorduk. Yani ölü toprağı serilmiş düşünüyordum toplumun. Bir anda başlayan bu çığlık aslında insanların, özellikle gençlerin, çığlığının son derece kentsoylu bir yapıdan aktığını düşünüyorum. Ve özellikle şehirlerde yaşayanların kendi hayatlarına müdahale korkusunun, özellikle mahremiyetlerine girilme ve kendi dünyalarına tecavüz edilme endişesinin baskın düşünce olduğuna hemfikirim. Bununla birlikte yaşanan polis şiddeti de ne yazık ki bu konuyla ilgili Türkiye’deki genel manzaranın iddia edilenin aksine değişmediğini gösteriyor. Çünkü bu ülkede Gezi Parkı olayları dışında da polis şiddetinden mağdur olan pek çok insan var. Gözaltındaki kayıplardan, cezaevlerindeki işkencelere hatta oradan maalesef ölümlere uzanan ağır bir tablo var karşımızda. Belirli bölgelerde görülse de, Metin Göktepe gibi polisin işkencesi sonucu ölenler var belleğimizde. Bütün bunlara bakıldığında iktidar partisinin kendi yükselme çizgisini son derece demokratik söylemlerle, demokratik açılımlarla kurduğunu da görüyoruz. 2002-2007 aralığına, yani iktidar partisinin ilk dönemine baktığımızda polis şiddetinde görece bir azalma olduğunu, cezaevlerinde patlamalar olmasına karşın, büyük ölümlerin olmadığının farkındayız. Çok bilinen, medyaya yansıyan Engin Ceber’in ölümü haricinde. Fakat bugün gelinen noktada, otoritenin o derin sarhoşluğu içerisinde, iktidarın diline yansıyan çok ciddi bir şiddetin ve öfkenin mevcut olduğunu görüyoruz. Bu geçmişte de yaşandı. Yani iktidarın şiddet eğilimli dili bu ülkeye 1980’lerde de hakimdi. İktidarın bu dilinden etkilenen pek çok kişi bugün ne yazık ki aramızda değil. Cahit Orhan Tütengil’i, Bedrettin Cömert’i, Akın Özdemir’i, dahası kontrgerillayı ortaya çıkarmaya çalışan savcı Doğan Öz’ü bile öldürmek için hamlede bulunan o şiddetin dilinin ülkeyi nereye götürdüğünü gördük. Sadece Mamak, Ulucanlar cezaevlerinde yaşananların değil, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların da bu ülkeyi nasıl farklı bir noktaya sürüklediğini ve Diyarbakır Cezaevi’nde şiddete maruz kalmış insanlardan 80’li yılların ortalarına doğru bir örgütün nasıl çıktığını da gördük. Aynı şiddet ortamının 90’lara gelindiğinde Doğu’yu nasıl kan gölüne çevirdiğini de, buradaki Kürt kökenli iş adamlarının nasıl öldürüldüğünü de gördük. Biz bunları çok yaşadık ve bu kirli tarihe yeniden dönme endişesi beni gerçekten çok üzüyor ve yoruyor.

ODTÜ ADT: Umarız ki artık böyle acılar bir daha yaşanmaz. Değerli görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.

DSCF3824   DSCF3833

DSCF3847

 


Genel

Toplantılar

Röportajlar

Kütüphane

Yitirdiklerimiz

Topluluk Odası

Seçtiğimiz Yazılar

Dergi

Atatürkçü Düşünce Topluluğu Kültür İşleri Müdürlüğü ODTÜ Ankara 06531 / Telefon: 0 312 210 60 11 / Faks: 0 312 210 79 50