• Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Etkinlikler

Yrd. Doç. Dr. Ozan Ergül İle Yeni Anayasayı Konuştuk - 2

e-Posta Yazdır PDF

odtuadt ozanergul

ODTÜ ADT: Daha önce de bahsettiğimiz gibi başkanlık sistemi yeni anayasanın en önemli konularından birisi. AKP’nin tamamen birtakım siyasi hedefler doğrultusunda getirmek istediği bu sistemi konuşacak olursak; başkanlık sistemi gerçekten Türkiye’deki demokrasi ortamına ne derecede katkı sağlayabilir ya da bu ülkede neleri değiştirebilir? Ülkede demokratik bir siyasi istikrarı gerçekten sağlar mı yoksa iktidarların diktatörlük yönündeki eğilimlerin daha da mı arttırır?

Ozan ERGÜL: Bir kere yeni anayasadaki güç haritasını, anayasadaki temel devlet organlarının birbirlerinden bağımsız olarak yapılarını ve birbirleriyle olan ilişkileri üzerine örüntüyü metin üzerinde değiştirmekle, hemen idealize edilmiş bir başkanlık sistemine geçemezsiniz. Öncelikle bunu belirtmek lazım. Çünkü başkanlık hükümet sisteminin kendi içerisinde birçok alt unsuru var. Yani siz anayasaya yazdınız diye, siyasal sistem hemen o kabuğun şeklini almaz. Bir nesne diyelim ki yıllarca yuvarlak bir cismin içinde durmuştur, sonra siz onu alıp birden kübik bir nesnenin içine koymaya kalkarsanız, o hemen onun şeklini almaz. Siyasal sistemlerin bir sürü alt unsuru vardır. Vatandaşların alışkanlıkları vardır. Vatandaş niye önemli? Çünkü siyasal katılım dediğimiz şeyin öznesidir vatandaş. Vatandaşın algıları, siyasal partilerin durumu, siyasal parti sistemi, yani siyasal parti yapısı, yani mevcut siyasal sistemde kaç tane siyasi parti olduğu, bu partilerin hangi görüşleri, hangi ideolojileri temsil ettikleri, bunların birbirleriyle uzaklıkları, yakınlıkları, sayıları… Bunların hepsi önemli. Seçim sistemi önemli, parlamentonuzun yapısı önemli, devletin örgütlenme biçimi önemli. Siz ortaya bir şey koydunuz, ama yıllarca o ortaya koyduğunuz nesnenin biçimi dışında başka bir biçim almış şey, hemen yeni kalıbın şeklini almaz. Peki, ne yapmanız lazım? Bir kere gözleme dayalı olarak baktığınızda, başkanlık hükümet sistemi şu anda Türkiye’ye hemen getirilebilecek bir sistem değil. Buna uygun koşullar hazırlanabilir mi? Hazırlanamaz. Siz anayasaya istediğiniz şeyleri yazın. O yazdıklarınızın işlemesini sağlayacak şeyler siyasal sistemde birden ortaya çıkmaz. Ne var mesela? Şimdi bir kere işleyen bir siyasal sistemde hükümet sistemini değiştirmek çok sık rastlanan bir şey değil. Bunun sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu bir elin parmaklarını geçmeyen örneklerin de iki tanesi İsrail ile Brezilya; bir hükümet sisteminden diğerine geçip, “yok bu işlemedi” diyerek eski sisteme geri dönen örnekler. Sistemde bir kopma yoksa, yeni bir hükümet sistemine geçmek çok görülen bir şey değil. Kopmadan kasıt nedir? İşte SSCB’nin dağılmasından sonra, eskiden onun şemsiyesi altındaki ülkelerin bağımsızlığını tam olarak kazanması ve yeni cumhuriyetler olarak ortaya çıkması. Bir ülkenin bir başka ülkeden bağımsızlığını kazanması, savaş sonucunda bir ülkeden iki ülkenin çıkması veya barışçıl koşullarla bir ülkenin iki ülkeye ayrılması Çekoslovakya örneğinde olduğu gibi veya savaş sonucunda bunun olması Yugoslavya’da olduğu gibi. Askeri darbe olması, ülkemizde geçmişte olduğu gibi, ya da bir halk ayaklanması veya ihtilal olması Ekim ’17 devriminde olduğu gibi. Yani böyle bir kopma olmadan yürüyen, işleyen bir siyasal sistemde “Biz güzel güzel seyahat ediyorduk ama artık tekne değiştirelim, şu tekneyi kenara çekelim yenisine binelim, onunla devam edelim” deniyor. Bunun örneği çok yok. Neden yok? Çünkü belli bir sistem belli bir şekilde işliyorsa onu fazla kurcalamamak gerekiyor. Hemen sizin istediğiniz şeye evrilmiyor, hemen dönüşmüyor. Şimdi ülkemizde 1924 Anayasası’ndan beri parlamenter hükümet sistemi alışkanlıkları var. Siyasal partilerimiz ona göre kurgulanmış; parlamentomuz ona göre, anayasalarımız ve uygulamalarımız ona göre, meclisimiz ve meclisimizin iç tüzüğü, bütün alışkanlıklarımız ona göre. Şimdi siz birden bunu eğriltmeye çalışıyorsunuz. Devlet biçiminiz ona göre. O kadar çok değişken var ki burada. Salt anayasada bazı şeyleri değiştirdik, diyelim ki güven oylaması, gensoru önergesi bunları kaldırdık. Çünkü başkanlık hükümet sisteminde yürütme yasamanın güvenine dayanmak zorunda değil. Tamam, onu kaldırabilirsin, hukuken o var olmayabilir orada, ama peki yürütmenin başka kanallardan denetimini nasıl sağlayacaksın? İyi işleyen başkanlık hükümet sisteminde ona da ihtiyaç var. O sistemlerde bir kere parti disiplini yok, onun yerine daha pragmatist partiler var. 5-6 tane parti yok, sadece iki tane parti var. Partiler gevşek yapılı, daha faydacı, ideolojik angajmanları zayıf. Bunlar birbirlerinden belli birkaç şey üzerinden ayrılabiliyor. Ama çoğu zaman birlikte de hareket edebiliyorlar. Şimdi siz böyle bir yapıdan Türkiye gibi siyasal, sosyolojik yapıda daha derin yarıkların olduğu, partilerin daha sert angajmanları olan, seçmenle partiler arasında daha yakın ilişkiler olan, daha katı ideolojik yaklaşımların olduğu bir ülkeye bu yaklaşımı birden getirmeye çalışıyorsunuz. Yani o zeminde o bina durmaz. O binayı kaldırmaz o zemin. “Peki, zemini sağlamlayalım.” Zemini de o kadar kolay sağlamlayamıyorsunuz işte. O kadar çok değişken var ki. Siyasi parti yapısını değiştireceksiniz, onu değiştireceksiniz, bunu değiştireceksiniz. Demin verdiğim örnekte olduğu gibi “bu tekne iyi gidiyordu ama biz bundan inelim şuna binelim”, ben bunun doğru bir şey olmadığını düşünüyorum. Çünkü bugünkü sistemde ne sorun var? Siyasal istikrar sorunu mu var? Yok. Türkiye’de on yıldır aynı parti iktidarda, tek parti iktidarı var. Her zaman için istediği kanunu geçirebileceği mutlak çoğunluğa sahip oldu. Hükümet hiçbir zaman bir güven bunalımı yaşamadı parlamento karşısında. Peki, hükümet istikrarsızlığı yoksa biz niye hükümet sistemi değiştiriyoruz? Yani bugün başkan Obama gelse, inanın bir üniter devlette, bir tek parti iktidarında başbakanlık yapan Başbakanımıza öykünür. Çünkü Obama’nın iktidarı sadece federal devlet düzeyindedir. Ulusal, merkezi devlet düzeyindedir. ABD federal devlettir, dolayısıyla egemenlik adeta dikey boyutta birimlere ayrılmıştır. O sadece merkezi hükümetin yürütme organı olarak kendisine tanınmış anayasayla ilgili yetkileri kullanabilmektedir. Eyaletlerde çünkü ayrı ayrı yürütme organları vardır. Valisi vardır, eyaletlerin ayrı kanunu vardır ve o çerçevede onlar yürütürler; yürütme yetkisini onlar kullanırlar. Öteki taraftan yatay kuvvetler ayrılığı vardır, üstelik çok keskindir yani başkan her istediği kanunu geçiremeyebiliyor, yasa teklifi veremiyor. Yani o kadar farklı şeylerden bahsediyoruz ki. Şimdi birden o sistemi buraya nasıl uygulayacaksınız? Mümkün değil, dolayısıyla ben bunu hiç iyi sonuçlar vermeyecek bir girişim olarak görüyorum.

ODTÜ ADT: Başkanlık sistemi tartışmalarında bizim de konuştuğumuz gibi akla ilk Amerika’daki örnek geliyor. Amerika’da her şeyin çok iyi işlediği söyleniyor ama bahsettiğiniz gibi orada Türkiye’ye göre çok daha farklı bir yönetim anlayışı var. Amerika’daki iki partili sistem bugün Türkiye’de yok, daha doğrusu böyle bir siyasi kültür Türkiye’de yok. Siyasi partiler açısından ele alacak olursak, birçok partinin dışlanacağı bu sistemin Türkiye’de işlemesi mümkün mü?

Ozan ERGÜL: Bizim şu anda bir sosyal demokrat olduğunu iddia eden partimiz var, bir milliyetçi partimiz var, bir tane merkez sağ muhafazakâr partimiz var, bir tane de etnik azınlığı temsil eden partimiz var. Bugün için bu yapının azalacağını söylemek mümkün mü? Bence değil. Yani bu böyle devam eder. Peki, bunu azaltabilir miyiz? Azaltabiliriz şüphesiz. Ne yapacağız? Baraj koyarız. Nasıl koyacağız barajı? %10 baraj var zaten, o bile eleştirilirken %15 baraj mı koyacağız yani? O zaman yaptığınız zaten demokrasi olmaktan çıkar. Dolayısıyla bu şu an çok mümkün bir şey değil Türkiye’de.

ODTÜ ADT: İki ülkeyi karşılaştırdığımız zaman göze çarpan başka önemli noktalar da var. Amerika’daki sistemin kendi içerisinde bir fren denge mekanizmasına sahip olması ya da Türkiye’nin aksine orada özgür bir basının var olması gibi.

Ozan ERGÜL: Evet, özgür bir basın var, çok güçlü bir yargı var. Bizde de güçlü bir yargı vardı, Türkiye’deki koşullardan dolayı çok eleştirilen bir yargıydı ve 2010 Anayasa değişikliğiyle birlikte dönüştürüldü. Bugün artık o güçlü yargı yerine, yine güçlü bir yargı var ama artık uyan bir yargı var. Artık aktivist değil, ama sınırlı bir yargı var . Yani yönetenin, siyasal kurumların, parlamentonun, hükümetin isteklerine karşı çıkmayan, ona uyan bir yargı. Bunun da bir sürü mahzurunu yaşayacağız işte, bugün yaşamaya başladık bile.

ODTÜ ADT: AKP getirilen eleştirilere göğüs germek için yeni sistemin “Türk usulü” olacağına dair açıklamalarda bulundu. Hatta yeni anayasa çalışmalarında yer alan Ergun Özbudun da eleştirilerde bulunmuştu. “Her ülkenin kendi topraklarına yönelik sistemlerin olması güzel bir şey ama bu Türkiye’de yürüyecek bir sistem değil” diyordu. Bu “Türk usulü” başkanlık sisteminin içeriğine baktığımızda ise başkana gerçekten çok fazla yetki verildiğini görüyoruz, mesela meclisi feshetme yetkisine sahip olabiliyor başkan. Siz “Türk usulü” başkanlık sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ozan ERGÜL: Türk usulü başkanlık sistemi zaten baştan aşağı karmaşık bir şey. Yarı başkanlığın başkanı güçlendiren, cumhurbaşkanını güçlendiren taraflarıyla, başkanlık sisteminin bazı taraflarını bir araya getirmiş. Hakikaten kendine özgü, Türk usulü denmeyi hak eden bir başkanlık sistemi, ama iyi bir sistem değil.

ODTÜ ADT: Bugün demokrasi adına uygulanan sistemde sizin de dediğiniz gibi yasama-yürütme-yargının tek elde toplandığını görüyoruz. 4+4+4 yasasının çıkarılmasında yaşananlar ya da Başbakan’ın “yargıya emir verdim” gibi açıklamaları bunun örnekleri. Gelecek bir başkanlık sistemiyle bu anti-demokratik uygulamaların çoğalacağını söyleyebilir miyiz?

Ozan ERGÜL: Evet, o fren denge sistemini bir kenara bırakırsanız, kontrolsüz bir güçle karşı karşıya kalabilirsiniz. Çünkü yasama tamamen uyacaktır, yargı zaten kendine göre bir pozisyon almaktadır. Öyle olunca ne frenleyecek, ne dengeleyecek? Yok öyle bir şey. Sürekli olarak siyaset yönetir anlayışını hissettirmişsiniz, yerleştirmişsiniz. Siyasal kültür de buna müsait. Sonuçta amaç, iyi bir yönetime kavuşmak. Ancak basın korkuyor eleştirmekten, halk korkuyor eleştirmekten, dolayısıyla buradan iyi bir yönetim çıkma ihtimalini ben göremiyorum.

ODTÜ ADT: Peki anayasayla ilgili diğer konular hakkında neler düşünüyorsunuz? Mesela ilk zamanlarda sivil ve katılımcı bir anayasa olmasına yönelik sürekli bir vurgu vardı. Ancak bugün gelinen noktada bu vurgunun azaldığını görüyoruz. Vatandaşlara verilecek haklar ve özgürlükler ile ilgili kısımların düzenlemeleri sizce anayasada nasıl olmalıdır, ne ölçüde bunlara yer verilmelidir?

Ozan ERGÜL: Sonuçta bir sürü kurumun, “sivil toplum örgütü”nün görüşlerini paylaştığını biliyoruz. Bu anlamda evet yani halkın katılımına, halkın isteklerine uyan bir anayasa yapmak önemli, ama sonuçta bunun bir de gerçekçi olma yanı var. Yani hayat hülyalardan, algılardan ibaret değil, bir de gerçeklik var. Pek çok isteğimiz olabilir, ama bunların hepsini anayasaya koymak mümkün değil. Mümkün olmadığı gibi, gerçekçi de değil. Zaten vatandaşların bazı talepleri anayasaya konamaz, konmasına gerek yoktur. Dolayısıyla vatandaşların bazı talepleri bu kategoriye giriyor. Ama sosyal hak diyebileceğimiz haklar çerçevesinde değerlendirilecek bazı talepler, büyük beklentiler barındırabiliyor. Mesela Latin Amerika ülkelerindeki bazı anayasacılık hareketlerinin sonucunda dilek ağacı anayasaları oluştu. Yani herkes gelmiş bir çaput bağlamış dilek ağacına kendi istekleri, dilekleri doğrultusunda, sonra bir bakıyorlar ki anayasanın sadece sosyal haklar bölümü 85 madde. Dolayısıyla bu halk taleplerini çok da abartmamak lazım. Aksi takdirde dilek ağacı anayasacılığına döner iş. Yazarsınız yazarsınız, ama bunları nasıl realize edeceksiniz? Çünkü devlet hazinesine yük yükleyen şeyler bunlar. Temiz su hakkı yaz, çok güzel ama bunu bir noktaya kadar sağlayabilirsiniz. Konut hakkı anayasamızda var işte. Anayasamızdaki 65. maddede belirtilen mali olanaklar çerçevesinde yerine getirilir bu haklar. Yani bir sınırı var. Ama taleplerin bir kısmı dikkate alınmış olabilir. Kamuya yansıyan bazı tartışmalar oldu, özellikle eşcinsellere ayrımcılık getirilmemesiyle ilgili tartışmalar yaşandığını biliyoruz. Bunun dışında mesela vicdani ret hakkı artık cari bir taleptir Türkiye’de uzunca bir süredir. Bunu görmezden gelmenin imkanı yok. Bunun dışında bu Kürt sorunu denen sorunla bağlantılı talepler olabilir, resmi dilin birden ikiye çıkması talepleri olabilir. Bunlar Uzlaşma Komisyonu’nun çözmesi gereken sorunlar. Biz bunlarla ilgili pek bir şey söyleyemeyiz. Çünkü hepsi kendi içinde saygıdeğer olabilir, onlara bir şey demek çok da doğru değil. Yani katılım önemli, ancak çok da abartmamak gerekiyor. Çünkü anayasanın saygınlığının olmasını istiyorsanız, o saygınlığa uygun bir metin olması lazım ortada. Yani böyle yazılıp ondan sonra uygulamalarda aksaklıklar olursa, bu anayasanın saygınlığını azaltır. Dolayısıyla gerçekçi olmak lazım. Temel hak ve özgürlüklerle alakalı olarak da mesela “basın sansür edilemez” örneğinde olduğu gibi özgül güvenceler getirilirse evet bir yere kadar koruma sağlar, önemlidir. Ama onun dışında mesela, basına yansıyan tartışmalarda, komisyonda sınırlama sebepleri üzerine anlaşamadıklarını öğrendik. Bir siyasi partinin komisyon üyesi diyor ki “sınırlama sebeplerinde anlaşamıyoruz, belli, haklar için genel ahlak sınırlama sebebi olmasın dedik” diyor. Dolayısıyla temel hak ve özgürlükler çerçevesinde, daha çok ilkel ya da arkaik bir tartışma var. Ben açıkçası komisyon üyesinin de bunu bu kadar önemsemesini yadırgadım; çünkü bu değil mesele. Temel hak teorisinde mesele bu değil. Dolayısıyla bunun pratiğinde de bu değil, ama bu biraz da teorinin zayıflığından kaynaklanıyor. Yani sebeplere bu kadar dayandığınız takdirde sosyal realiteden kopuyorsunuz. Hukuk sistemi sosyal hayatın bir görünümü olarak ortaya çıkacak. Sosyal hayattan bağımsız bir şey değil. Oradaki çatışmaların çoğunu çözemezsiniz bu sebepçi yaklaşımlarla. Peki ahlaka aykırı sözleşmeleri ne yapacaksınız. Hukuk sistemi bunları muhafaza edecek mi, koruyacak mı? Dolayısıyla bu çatışmaları, anayasa tarafından korunan farklı değerlerin çatışmalarını bugün anayasa ile çözmek mümkün görünmüyor. Bir anayasacı 2009 yılında yazdığı bir kitabında çok güzel ifade etmiş: “Anayasalar natamam projelerdir” diyor, yani tamamlanmamış, tamamlanması mümkün olmayan projelerdir. Çünkü anayasanın temel hak ve özgürlükler kısmını hiçbir zaman metin üzerinde tamamlayamazsınız. Tamamlanmamış bir projedir. Bizim yeni yazacağımız anayasa da tamamlanmamış bir proje. Ama benim özellikle hassasiyet gösterdiğim, bir vatandaş olarak beni asıl rahatsız eden şey vatandaşlara gerçekdışı şeylerin söyleniyor oluşu. Çünkü şu an yeni bir anayasa gelince hayatımız değişecekmiş gibi gösteriliyor, ancak yok böyle bir şey. Hak ve özgürlüklerin somutlaşması idi Ankara’da yapılan son Kamu Hukukçuları Platformu toplantısının konusu. Ancak bildiğim kadarıyla bir tane dahi yargıç gelmedi toplantıya. Yani, bu hak ve özgürlük çatışmalarını çözmek durumunda olan, normların somutlaşmasını sağlayacak olan ne teorisyenler, ne de uygulamacılar yeterince ilgi gösteriyorlar bu önemli konuya. Ama, gel buyur metin yaz, talep topla deyince hepsi koşuyor. Hiçbir işe yaramayacağı halde. Muhalefet partisinin komisyon üyesi neredeyse “ne güzel oynuyorduk, topumuzu niye aldın” diye ağlayacak çocuk gibi tepki veriyor. Bir üzüldüğüm nokta da bu.

ODTÜ ADT: Bugün Türkiye’nin en önemli sorunları; Kürt sorunu, etnik ve dini ayrımcılık, ya da temel hak ve özgürlüklerle ilgili sorunlar. Tüm bu sorunların aslında tek bir anayasayla çözülmesini beklememek gerekiyor değil mi? Bunları hazırlanacak bir anayasayla çözmek pek de mümkün değil.

Ozan ERGÜL: Aynen öyle, mümkün değil. Mesela siz anayasanıza eşitlik ilkesini yazarsınız ama son zamanlarda olduğu gibi anayasa mahkememizin askeri yargıyla ilgili kararları, ceza hukukuyla ilgili kararları, bu kararların bazıları dikkat çekici düzeyde eşitlik ilkesiyle bağdaşmaz. Yeni anayasa mahkemesi vatandaş ve hak eksenli olacak dendiği halde, yeni anayasa mahkemesinin böyle bir durumda olmadığını gösteren pek çok karar alındı son dönemde. Mesela durumu iyi değerlendiremeyen, çok beğenilmeyen askeri yargının çok güzel gerekçelerle sunduğu başvuruları reddeden kararları var. Dolayısıyla bu mesele öyle çok basit bir mesele değil. Eşitlik ilkesini istediğiniz kadar yazın anayasaya; ama yasama organı bunu uygulamıyor. Yasama organı kendine düşen görevi yapıyor mu? Yapmıyor. Kadın-erkek eşitliği sorunu çözüldü mü? Çözülemedi. 2010’da anayasayı değiştirirken verilen vaatler var. Bunlar yerine getirildi mi? Getirilmedi. Yenisi getirecek mi? Soru işareti. Dolayısıyla yeni anayasaya özgü ben çok fazla anlam yüklemeye karşıyım. Çünkü yapı ortada. Yargının bulunduğu durum ortada. Yani anayasada bütün hak ve özgürlükler sayılmaz. Mümkün değil bu. Yani özgürlük dediğimiz şey zaten insan eyleminin bir sıfatı. Mesela anayasada sigara içme özgürlüğü var mı? Yok. İçki içme özgürlüğü var mı? Yok. Olabilir mi bunlar? Gerek yok. Bütün insan eylemlerini yazabilir misiniz anayasaya? Kitap okuma, yemek yeme özgürlüğünü yazmak mümkün mü? Değil ama bunları sınırlayabiliyoruz. Bunlar belki de meşru görülebiliyor, sigara içme yasağında olduğu gibi. Sonuçta hak ve özgürlük çatışmaları, anayasal değerlerin uyumlaştırılması diye bir problem var. Bunu anayasayla çözemezsiniz çünkü bu işte sonsuz varyasyon var. Hangi hak neyle çatıştı? Bunların hepsini anayasaya yazmaya gerek yok, mümkün de değil. Bu bağlamda anayasa her zaman için natamam proje olmaya mahkum. Ama bizde böyle bir algı yaratıldı, yeni anayasayı yazacağız bütün problemlerimiz bitecek diye. Bitmez. Mümkün değil.

ODTÜ ADT: Sonuç olarak yeni anayasanın bir kurtuluş olmaktan ziyade aslında içindeki başkanlık sistemiyle de Türkiye’yi iyice bir çıkmaza, bilinmeyene doğru sürüklediğini söyleyebilir miyiz?.

Ozan ERGÜL: Aynen öyle. Gelinen nokta ne yazık ki, iyimser olmayı engelliyor.

ODTÜ ADT: Değerli görüşlerinizi bizlerle paylaştığınız için tekrar teşekkür ederiz.

Ozan ERGÜL: Ben teşekkür ederim.

Röportajın ilk bölümüne ulaşmak için Tıklayın

 

Yrd. Doç. Dr. Ozan Ergül İle Yeni Anayasa Sürecini Konuştuk

e-Posta Yazdır PDF

odtuadt ozanergul

Yönetim Kurulu Üyelerimiz Mustafa ÇEVRİM ve Umut TUKAÇ, Yrd. Doç. Dr. Ozan ERGÜL ile birlikte ...

ODTÜ ADT: Öncelikle bugünlerde çok tartışılan yeni anayasa süreci ve başkanlık sistemi hakkındaki görüşlerinizi bizlerle paylaşacağınız için teşekkür ederiz. Yeni anayasa sürecinden başlayacak olursak konunun Başbakan’ın grup toplantısında yaptığı açıklamalarla yeniden Türkiye gündemine geldiğini görüyoruz. Başbakan mart ayının sonuna kadar bir anayasa taslağı gelmezse meclise kendi taslaklarını sunacaklarını belirtti. Esasında yeni anayasa söylemi AKP tarafından özellikle 2010’daki referandum ve sonrasındaki seçim dönemlerinde çeşitli zamanlarda tekrar tekrar gündeme getirildi. Sizce sözü verilen bu yeni anayasayla ilgili süreç nasıl yönetildi, kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmalarını ve AKP’nin süreç üzerindeki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ozan ERGÜL: Başbakan’ın Mart 2013’e kadar bu iş bitmezse kendi anayasa taslaklarını sunacaklarını belirtmesi, bence bu sürece aslında çok da fazla inanılmadığını gösteriyor. Çünkü Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmalarının Aralık 2012’de bitmesi planlanmıştı; ancak bu çalışmaların aralık ayında bitmeyeceği zaten kasım ayında belli olmuştu. Bunun üzerine Meclis Başkanı’nın da girişimiyle bu iş tıkandı, ama “bunu bir mağlubiyet veya başarısızlık olarak görmeyelim, çalışmaya devam edelim” şeklinde iyi niyetli bir yaklaşımla çalışmalara devam edilmek istendi. Fakat bu esnada çoğunluk partisinin, iktidar partisinin, bir başkanlık hükümet sistemini proje olarak, yeni anayasa çalışmaları çerçevesinde dikkate alınmak üzere Uzlaşma Komisyonu’nun önüne getirdiğini gördük. Şimdi bu Uzlaşma Komisyonu üyelerinin basına yansıyan demeçlerinden anlıyoruz ki; Uzlaşma Komisyonu’nun büyük ölçüde çalışmalarının yavaşlamasına ve hatta durmasına sebep olan şey iktidar partisinin komisyona sunmuş olduğu bu başkanlık hükümet sistemiyle ilgili olan öneri. Çünkü bu öneri anayasanın, yazılmakta olan veya yazılmaya çalışılan anayasanın, birçok farklı yerini etkileyecek ve o metin yaratma mühendisliğinin birçok hesabını birbirine karıştıracak. Çünkü böyle bir öneriyle meclis yapısına kadar giden pek çok şeyi değiştirmiş oluyorsunuz. Nitekim basına yansıyan ilk tartışmalar and metniyle alakalı. And metninin nasıl düzenleneceği konusuna takılınmış durumda. Çünkü eğer artık bir cumhurbaşkanı değil başkan olacaksa, bu and metninin değişmesi gerekiyor. Sonuç olarak bu başkanlık sistemini önermekle zaten iktidar partisi Türkiye usulü Uzlaşma Komisyonu çalışmalarına sekte vurmuş oluyor. Hem engel koyup, hem de “Mart 2013’e kadar çalışmalar bitmezse ben yeni anayasa metnini kendim hazırlayıp halka sunacağım” demek, bence sürece yönelik bir güvensizlik olduğunu ve aslında buradan çıkacak bir ürüne en başından itibaren inanılmadığını gösteren bir şey. Dolayısıyla ben bu yaklaşımı pek de olumlu bir yaklaşım olarak görmüyorum. Bunun yanında sunulmuş olan başkanlık hükümet sisteminin içinde çelişkiler barındırdığını düşünüyorum. Bu hafta içinde komisyon üyelerinin bazı beyanları bu önerinin dayatma olarak sunulduğu yönünde. Hem engel çıkaracaksınız, hem de bu engelin yarattığı gecikme ve donmaları bir yıldırma olarak kullanıp “yapamıyorsanız ben kendi anayasamı sunacağım” diyeceksiniz. Bu bana, niyetin en başından beri kendi anayasa metnini çıkarıp ortaya koymak olduğunu düşündürüyor.

ODTÜ ADT: Biraz da meclisteki siyasi partilerin yeni anayasaya ilişkin yaklaşımlarından söz edecek olursak, bugün her birinin sürece bir uzlaşmadan ziyade parti çıkarları doğrultusunda yaklaştığını söyleyebiliriz. Örneğin, biraz önce bahsettiğiniz gibi AKP’nin kendi iktidarını güçlendirmek adına bir başkanlık sistemi projesini gündeme getirdiğini ya da BDP’nin Kürt milliyetçiliğine vurgu yapan söylemler içerisine girdiğini görüyoruz. Partiler tarafından gündeme getirilen bu konuların tartışılması muhakkak ki daha demokratik bir anayasanın oluşturulması adına önemli. Fakat kullanılan söylemlerle zaman zaman bir dayatma haline de dönüşen bu tartışmaların anayasanın hazırlanma süreci üzerinde ne gibi etkileri olacaktır?

Ozan ERGÜL: Sonuçta toplumun önemli bir kısmı Meclis’te siyasi partiler eliyle temsil ediliyor. Temsili demokrasi çerçevesinde temsil edildiğini kabul ediyoruz en azından. Oy verdiğiniz partiler birebir sizin düşüncenize uygun siyasetler gütmüyor olabilir, ama sonuçta toplumun önemli siyasi akımları bugün mecliste temsil edilebiliyor ve bu temsil çerçevesinde anayasa yapılırken doğal olarak uzlaşma gerekiyor. Uzlaşma kendi içinde şüphesiz pazarlık barındırır, bu pazarlık süreçleri de doğası gereği al-ver prensibine dayanır. Yani hep kazan kazan olmaz, bazen bir taraf feragatte bulunur, bazen karşı taraf. Ama sonuçta toplam olarak baktığımızda uzlaşmanın bir al-ver pazarlığının ürünü olması gerekir. Anayasa sürecinde bunun olmasını yadırgamamak lazım. Her partinin kendine göre hassasiyetleri olabilir, bunları gündeme getirmek isteyebilir. Hatta iyi işletilen bir süreç olsa veya biz en baştan sürecin iyi işletileceğine inansaydık, belki yeni anayasanın kabulünde “oy birliği aranır” da denmezdi. Ama biz baştan beri sürecin çok iyi işletilemeyeceğine inandığımız için, çeşitli uyarılara rağmen Komisyonda oy birliği arandı ve dolayısıyla bir tam mutabakat metnine ulaşılmak isteniyor. Sonuç olarak oy birliği arandığı noktada kimsenin kimseye bir şey dayatma durumu olmayacak, çünkü dört aktörden herhangi bir tanesinin katılmadığı bir konunun, bir metnin, bir düzenlemenin oradan çıkması mümkün değil. Bir taraf bile muhalif kalsa o metin çıkmıyor. Bu durumda kimse kimseye bir şey dayatamaz. Ama süreç kendi içinde herkesin hassasiyetini, herkesin önceliğini ortaya koyduğu ve bunların üzerinden pazarlıklar yapıldığı takdirde ilerler. Böyle olmalı zaten, oy birliğine karşı çıkıldı, ama oy birliği kimsenin kimseye bir şey dayatmasına da imkân vermeyecek bir şey.

ODTÜ ADT: Diğer ülkeleri incelediğimiz zaman anayasa anlayışının toplumdan topluma göre farklılık gösterdiğini görüyoruz. Örneğin, İngiltere gibi yazılı bir anayasası olmayan ya da çok az maddeli anayasası olan ülkeler olduğu gibi çok maddeli ve katı bir anayasaya sahip olan ülkeler de var. Türk toplumunu ve ülkemizin demokrasi kültürünü göz önünde bulundurursak bugün hazırlanacak yeni anayasanın nasıl bir anayasa olması gerekiyor sizce?

Ozan ERGÜL: Öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki her anayasanın bir ruhu olur. Bu pozitif bir şey değildir, ama anayasa bir modeli benimser. Bizim anayasamız da bütün eleştirilere rağmen sokulsa sokulsa liberal anayasal modelin içine sokulabilir. Yani baktığımızda üç çeşit anayasacılık vardır. Bir İslami anayasacılık vardır, bir sosyalist anayasacılık vardır, bir de liberal anayasacılık vardır. Fakat bunların her biri kendi içinde de birçok renk barındırır. Liberal anayasacılık da kendi içinde pek çok fark barındırabilir. İdeolojilerin geçirdiği evrim çerçevesinde liberal anayasacılık da evrim geçirmiştir. Liberal anayasacılığı bugün daha çok sosyal devlet ilkesiyle birlikte okumak mümkündür. 1961 Anayasamızla birlikte de sosyal devlete ilişkin temel prensipler ve bunun gerekleri anayasaya girmiştir. Dolayısıyla bu vahşi liberalizm, klasik liberalizm çerçevesinde örgütlenmiş bir anayasa değil, ama esas olarak özgürlükçü, bunun yanında da sosyal devlet ilkesiyle desteklenmiş bir liberal anayasal model olmalıdır bizimkisi.

ODTÜ ADT: Peki bu anayasada bazı kırmızı çizgiler olmalı mı? Eğer olacaksa bunlar hangi temeller, değerler üzerine kurulmalıdır?

Ozan ERGÜL: Kırmızı çizgi derken ben şunu anlıyorum, benimsenen ideolojilerin anayasada oluşturduğu biraz önce de söylediğim ruh denilen şey. Anayasayı bütünsel yorumlamak lazım, bu anlamda anayasanın bütünsel yorumunu mümkün kılacak, bir bütünlüğü, tutarlılığı olması lazım. O anlamda bulunması gereken şeyler yanında, anayasanın benimsediği bazı ilkeler olur. Bu ilkeler vazgeçilmezdir, mesela batıda bunlara “ebediyet klozu” denir. Ebediyete kadar bu hukuk sistemi şu ilkelere dayanmalıdır. Bu devlet ve bu devletin kaynağı olan anayasa var olduğu sürece bizim değişmesini istemediğimiz bazı prensipler olabilir. Değişmez maddeler farklı ülkelerde farklı şekillerde formüle edilmişlerdir. Mesela Alman anayasasının 79. Maddesine göre insan onuruna ilişkin birinci maddeyi değiştirmek mümkün değildir. Bizim ülkemizde de demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti cumhuriyetin temel ilkeleri arasında sayılmış, bunu değiştirmek mümkün değil denmiştir. Onun dışında Ankara’nın başkent olması gibi uzunca bir koruma klozu var bizim anayasamızda. Ama sonuçta yeni anayasada da böyle değişmez hükümler olabilir. Anayasa Uzlaşma Komisyonu da zaten bunları tartışmayı en sona bıraktı. Genellikle demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin, cumhuriyetin bir kazanımı olduğu, aslında ellenmemesi gereken, değiştirilmemesi gereken şeyler olduğu söylendi. Ama bugün konuşa konuşa aslında bir redaksiyona ihtiyaç olduğu anlaşıldı. Çünkü ikinci maddenin Türkçesi kötüdür mesela, üçüncü maddede de yazım hatası vardır. Yani “Devletin dili Türkçedir.” denmektedir ancak devletin dili olmaz, devletin resmi dili olur. Yani böyle ufak tefek redaksiyonlara imkan verecek bir yumuşama bugün biraz oluştu. Yani hiç ellenmemesi gerektiğini söyleyenler şüphesiz var ama “demokratik, laik, sosyal, hukuk devletini biz cumhuriyetin bir kazanımı olarak kabul ediyoruz ve bunun değişmemesinin gerektiğini düşünüyoruz” derseniz, sanıyorum maddedeki diğer hususların değiştirilebileceği veya revize edilebileceği konusunda bir kamuoyu oluşabilir. Ama ilk kısım bence de muhafaza edilmeli. Yani demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti; hatta buna insan haklarına dayanan demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti eklemesini de yapabiliriz. Çünkü bunlar kazanımdır, yani bunların artık tartışılacak bir şeyi yoktur. Bunların aksini düşünmek, evrensel değerlerden ve liberal anayasa modelinden uzaklaşmaktır. Siz sosyal hukuk devletinden vazgeçemezsiniz, sosyal devletten ve hukuk devletinden ayrı ayrı vazgeçemezsiniz. Laiklikten vazgeçmek demokrasiden vazgeçmek anlamına gelir. Dolayısıyla bunlardan zaten vazgeçmemek gerekir. Ama bunları bir ilke olarak, bir hedef olarak, bazen uzaklaşsak da bazen yakınlaşsak da her zaman için muhafaza etmek gerekir. Yani kırmızı çizgi demesek bile, bunları korumak lazım diye düşünüyorum.

NOT : Röportajımızın devamı 10.02.2013 Pazar günü yayınlanacaktır.

 

BAŞBAKAN YİNE ŞAŞIRDI

e-Posta Yazdır PDF

 Başbakan Yine Şaşırdı

Başbakan Erdoğan partisinin bugünkü grup toplantısında yaptığı konuşmada Cumhuriyet tarihine ismini altın harflerle yazdıran İsmet İnönü hakkında yine çeşitli suçlamalarda bulundu. İsmet Paşa’yı daha önceki konuşmalarında da faşistlikle suçlayan Başbakan, bu ülkenin en önemli tarihsel kişiliklerinden biri olan İsmet Paşa’yı Hitler’e benzetmeye devam etti. Bu suçlamaların ne kadar komik ne kadar gerçek dışı olduğunun farkındayız. İsmet Paşa’nın yaptıklarıyla bu ülkeye, bu halka neler kazandırdığını çok iyi biliyoruz. Aynı şekilde 2013 Türkiyesi’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da bu ülkeye demokrasi bağlamında neler kaybettirdiğini de biliyoruz. Yargıya emirler yağdıran, insanları inançlarından dolayı hedef gösteren, söylemleri ile gazetecileri baskı altına alan Başbakan’ın; Lozan kahramanı, çok partili hayata geçişin mimarı İsmet İnönü ile demokrasi bağlamında boy ölçüşemeyeceğini de belirtmek isteriz.

Bu bağlamda, topluluğumuz mezunlarından Sezgin ÖZTÜRK’ün kaleme aldığı “Menderese Övgü İnönü’ye Sövgü II” yazısını sizlerle paylaşmak istedik.

 

Türkiye'deki Demokrasiyi Konuştuk

e-Posta Yazdır PDF

            Topluluğumuzun 20. Adalet ve Demorasi Haftası kapsamında düzenlediği “Türkiye’de Demokrasi” konulu etkinlik Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleştirildi. Türkiye’deki demokrasinin durumunun konuşulduğu etkinliğimizde  ODTÜ ADT 2011 Mezunu Bahar YALÇIN demokrasi ile ilgili teorik bir bilgi verirken Gazeteci - Yazar Altan ÖYMEN güncel konulara değindi. Tutuklu gazeteci Mustafa BALBAY’ın eşi Gülşeh BALBAY da hem eşinin hem kendisinin yaşadığı olaylardan yola çıkarak Türkiye’deki demokrasi ile ilgili genel bir değerlendirme yaptı. Genel olarak konuşmacılar özellikle bugün çağdaş demokrasiden çok uzakta olduğumuzu dile getirdi.


550235 404626499624716 1078574146 n

149314 404626549624711 231363198 n

379299 404626616291371 607634418 n

 

Acının Zamanaşımı Olur mu?

e-Posta Yazdır PDF

cizgili jiletli

Acının Zamanaşımı Olur Mu?

Bundan tam 20 yıl önce, 93’ün 24 Ocak’ında Uğur Mumcu arabasına konulan bombayla katledildi. Mumcu’nun arkasından çok şey söylendi. Öldürüldüğü gün siyasetçiler faillerin yakalanacağına dair sözler verdi. Tutulmadı. Araştırma komisyonları kuruldu. Kayda değer bir şey bulunamadı. Geriye ailesinin, sevenlerinin acısı ve “yaşasaydı…” ile başlayan umutlar kaldı.

Öldürülüşünün ardından her sene Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı tarafından 24-31 Ocak tarihleri arasında düzenlenen “Adalet ve Demokrasi Haftası”* bu sene daha buruk geçecek, Mumcu’yu sevenlerin acısı daha da katlanacak. Çünkü aralarında Mumcu’nun da bulunduğu 1993 yılındaki faili meçhul cinayetler için zamanaşımı süresi 2013 yılında doluyor. Nasıl 93’ün 24 Ocak’ı bu ülkenin özgürlük sayfasındaki en kara lekelerden biriyse, 2013’ün 24 Ocak’ı da Türkiye’nin hukuk sayfasındaki en kara lekelerinden biri olacak.

Bir davanın üzerinden 20 yıllık bir sürenin geçmesi o davanın popülaritesini azaltabilir belki. Peki geride kalanların acısı da azalmış, hafiflemiş midir? Mumcu suikastı davasının üzerinden geçen bu 20 yıl hukuk devletindeki “adaletin yerini bulması” esasına gölge düşürmemelidir.

Acıların zamanaşımı olmuyor, adaletin neden olsun ki?

 “Bu kadar zamanda biz suçluları bulamadık, üzerinden çok zaman geçti zaten, siz de unutun” yüzsüzlüğünü de barındıran, daha geçen gün Çağdaş Hukukçular Derneği’nin avukatlarının tutuklanmasıyla yeni bir tanesini daha gördüğümüz AKP’nin (adaletsiz) hukuk devleti anlayışını kabul etmek mümkün değil!

AKP döneminde örneklerini sıkça gördüğümüz sahte delilli gözaltılar, tutuklamalar; içinde öğrenci tezine bile rastlanan binlerce sayfalık iddianameler, Madımak ve aydın katliamları gibi bir ülke için insanlık ayıbı sayılacak davaların zamanaşımına uğraması toplumda bir alışılmışlık yaratsa da bu uygulamaların hiçbirinin bir hukuk devletinde görülemeyeceğini hatırlatmak lazım.

Eğer bugün Türkiye’de gerçek bir hukuk devleti anlayışı olsaydı, hukuktaki zamanaşımı kavramı iktidarın işine gelebilecek şekilde amaçları doğrultusunda kılıf olarak kullanılmazdı. Hizbullahçıları, Madımak’taki katilleri serbest bırakan, faili meçhul cinayetlerin peşinden gitmeyen bir adalet anlayışı olmazdı.

Hepsini geçelim, eğer bugün insanlık onuruna, acıya saygı duyan bir adalet anlayışı olsaydı Mumcu’nun suikastta parçalanan aracının enkazı –daha fazla acı çektirmek isteniyormuşçasına- ailesine teslim edilmezdi, onun yerine cinayetin failleri adalete teslim edilirdi.

  Mustafa ÇEVRİM
       ODTÜ ADT
Yönetim Kurulu Üyesi 

 

site

*ODTÜ ADT olarak um:ag’ın bu sene 20.sini düzenlediği “Adalet ve Demokrasi Haftası”nda gazeteci – yazar Altan ÖYMEN, Mustafa Balbay’ın eşi Gülşah BALBAY ve topluluğumuzun 2011 mezunu Bahar YALÇIN’ın katılacağı, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek “Türkiye’de Demokrasi” isimli bir etkinlikle yer alacağız.


 

 

Türkiye'de Demokrasi

e-Posta Yazdır PDF
Türkiye'de Demokrasi

Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) tarafından düzenlenen "20. Adalet ve Demokrasi Haftası" kapsamında, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde, 26 Ocak 2013 Cumartesi günü saat 11.00'da "Türkiye'de Demokrasi" başlıklı bir etkinlik gerçekleştireceğiz.
 
  
Katılımcılar:
Altan ÖYMEN (Gazeteci-Yazar)
Gülşah BALBAY (Mustafa BALBAY’ın Eşi)
Bahar YALÇIN (ODTÜ ADT 2011 Mezunu)
Etkinliğimize hepinizi bekleriz...
 

AKİT YİNE HEDEF GÖSTERDİ

e-Posta Yazdır PDF

akit odtü renkli

AKİT ODTÜ’YÜ HEDEF GÖSTERDİ!

Önce Polis, Sonra Rektörler Şimdi de AKİT!

Başbakan Erdoğan’ın 18 Aralık günü okulumuza yaptığı ziyaretle birlikte ODTÜ bir anda Türkiye’nin gündemi haline geldi. Önce polis, dünya sıralamasında ilk 100’e girmiş bir üniversitenin öğrencilerine gaz bombaları yağdırdı. Ardından Erdoğan, kendi öğrencilerini destekleyen üniversite yönetimine ve öğretim elemanlarına tüm nefretini kustu. Başbakan’ın açıklamalarından güç alan iktidar yanlısı rektörler de ODTÜ’ye karşı saf tuttular. Bunlardan geri kalmayan kraldan çok kralcı medyanın ODTÜ’ye karşı karalama kampanyası ise devam ediyor.


Neye Saldıracaklarını Şaşırdılar!

Başbakan’a yaranma yarışı içerisindeki medya, iktidarın gözdesi olabilmek için neye saldıracağını şaşırdı. Yeni Akit gazetesinin 09 Ocak 2013 tarihli haberine göre ODTÜ’de öğrenciler terör estiriyor, farklı düşüncelere tahammül göstermiyor. Gazete, çağırdıkları konuklardan dolayı öğrenci topluluklarını militan gruplar; cinsel yönelimlerinden dolayı ise öğrencileri sapkın olarak nitelendiriyor.

Demokrasiden nasibini almamış bu sansürcü zihniyet Madımak’ı nasıl yaktıklarını, Türkan Saylan’a nasıl saldırdıklarını anlatan bizlere tahammül edemiyor. Farklı düşünceleri yok sayan AKP zihniyetinin medyadaki yansıması olan bu gerici gazete, topluluğumuzun yazdığı bildirilerle hükümeti eleştirmemizi bile kabullenemiyor.

Aynı gazete transfobik ve homofobik bir zihniyetle, ODTÜ içerisindeki homoseksüel ve transseksüellerin haklarını arayan ve savunan yapılara da saldırıyor. ODTÜ’deki dans topluluklarının faaliyetlerini bile cinsellikle bağdaştırıp, çağdaş bir sanat olan dansı eleştirerek gerici tutumlarını sergiliyorlar.

Biz AKİT’i Tanıyoruz!

Biz Akit gazetesini attığı manşet ve yazdığı yazılarla, aydınları hedef göstermesiyle tanıyoruz. Bundan önce Ahmet Taner Kışlalı, Türkan Saylan, Meral Okay ve Rakel Dink gibi insanları hedef alan gazete şimdi de yalan yanlış haberlerle ODTÜ’ye saldırıyor.

Kışlalı’nın da dediği gibi “kendi küçük dünyalarında büyük yanılgı yaşayan” bu gazeteye hatırlatırız:

ODTÜ’lüler bundan önce olduğu gibi bundan sonra da, bilime ve düşünceye katkıda bulunmaya, inandıklarını savunmaya, demokrasinin, özgürlüğün ve insan haklarının peşinden koşmaya ve bu gerici zihniyete karşı direnmeye sonuna kadar devam edecektir.


 

Öldürülüşünün 13. Yılında Ahmet Taner KIŞLALI'yı Anıyoruz

e-Posta Yazdır PDF

ahmet-taner-kislaliMerhaba Arkadaşlar, 

21 Ekim 2012 Pazar günü saat 09:30’da evinin önünde yapılacak törenle, öldürülüşünün 13. yılında cesur kalem ve büyük ideolog Ahmet Taner KIŞLALI’yı anıyoruz. Katılacağımız törende sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyarız.

Not : ODTÜ’den ulaşım saat 08:45’te Sunshine önünden kaldırılacak taşıt ile sağlanacaktır.

Ahmet Taner KIŞLALI, 21 Ekim 1999 tarihinde evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu yaşamını yitirmiş olan çok değerli bir aydındır.Türkiye Cumhuriyetine politikacı, bilim adamı,gazeteci ve akademisyen kimliğiyle çok büyük katkılar sağlayan bu büyük ideolog, düşüncelerinin arkasında her zaman duruduğu ve inandığı değerleri hiç yılmadan savunduğu için radikal dinci teröristlerin hedefi haline gelmiştir. Türkiye’de aydın olmanın bedelini canı ile ödemiştir.

 

Kemalizm Sosyal Demokrasi Midir?

e-Posta Yazdır PDF

kemalizm-sosyal-demokrasiMerhaba Arkadaşlar,

8 Kasım Perşembe günü saat 17.45’te ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu Yönetim Kurulu Üyesi Mustafa ÇEVRİM’in sunumuyla topluluk odasında (Fizik Bölümü Alt Kat), “Kemalizm Sosyal Demokrasi Midir?” konulu, 2012-2013 Güz Dönemi II. Perşembe Toplantısı yapılacaktır. Uygun olan herkesin katılımını bekliyoruz. Görüşmek üzere…

Not: Konu ile ilgili okumalara topluluk odamızdan ulaşabilirsiniz.

 

Cumhuriyetimizin 89. Yılı Kutlu Olsun

e-Posta Yazdır PDF

89yil“Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği Cumhuriyet’e inananlara, onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

Cumhuriyetimizin 89. yılı kutlu olsun!

 

10 Kasım'da Anıtkabir'e Gidiyoruz

e-Posta Yazdır PDF

10kasimSaat 09.05’te Fizik Bölümü karşısındaki Atatürk Anıtı önünde başlayan ODTÜ’deki törene katıldıktan sonra büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ü 74. ölüm yıldönümünde anmak için Anıtkabir’e geçiyoruz.

İletişim için : 0535 921 19 67 / 0536 376 44 84

 


Sayfa 3 / 5

yazarlar

ozgenacar27 Mart 2015
Özgen Acar
'YOLSUZLUK ALGISI!'


Cumhuriyet

1

yazar146 26 Mart 2015 
Özgür Mumcu
DAİMİ DİKTATÖR


Cumhuriyet

2

ezgi basaran 200x20025 Mart 2015 
Ezgi Başaran
ARINÇ-GÖKÇEK KAVGASININ GİZLEDİĞİ ASIL NOKTA

Radikal

3

butunyazilar


Genel

Toplantılar

Röportajlar

Kütüphane

Yitirdiklerimiz

Topluluk Odası

Seçtiğimiz Yazılar

Dergi

Atatürkçü Düşünce Topluluğu Kültür İşleri Müdürlüğü ODTÜ Ankara 06531 / Telefon: 0 312 210 60 11 / Faks: 0 312 210 79 50